Kategori: Yazılar

Çocuğunuz Başarılı Fakat Mutsuz Mu?

Hayatımız boyunca ister istemez kendimizi bir yarışın içinde buluruz. Başarı ve kariyer bu yarış maratonunun en can alıcı değerleridir. Çünkü; hayatımızı bu değerlere göre yönlendirmemiz beklenir ve olağanda genellikle budur.
Çocukluk çağlarında başlarız başarı yollarını ince ince çözümlemeye. Gerek ailelerin beklentisi gerek kişisel beklentilerimiz ve dış çevre bizi rekabetçi bir ortama atıverir. Rekabet elbette ki istenilen hedefe ulaşmada temeldir.Hedefe ulaşmada sağlıklı bir şekilde rekabettin başarısını yakalarsak işler kolaydır.Ancak özellikle çocukluk dönemi ve lise döneminde sağlıklı bir motive edici ortam yok ise zoraki bir çabayla elde edilmek istenen başarı hem psikolojik hem de akademik sorunlara neden olmaktadır.Bu yazı da başarısızlığın değil başarının psikolojik boyutlarına bakacağız.Sağlıksız başarı desek daha doğru olur.
Mükemmeliyetçi çocukların başarılı olmak adına nelere maruz kaldığı, başarısız çocukların maruz kaldıkları durumlar kadar ciddi bir konudur. Başarılı olmak elbette ki güzel ve saygın bir durumdur.Yalnız başarının hangi koşullar altında kazanıldığı önemlidir.Mükemmeliyetçi ebeveynler; kendilerinin mükemmel olduğunu düşünen, aynı şeklide çocuklarının da mükemmel ve kusursuz olmasını bekleyen ebeveynlerdir.Çocuklarının her anlamda en üstlerde görmek isteyen ebeveyn, çocuğa sürekli yetinemeyen aile izlenimi verir.Akademik anlamda değerlendirmeleri çok yoğun olan bu tarz ebeveynler, özellikle çocuklarının aldığı notlara aşırı tepkiler verirler.Örneğin 90 alan bir çocuğun neden 100 puan almadığı şiddetle sorgulanır ya da tatminsiz bakışlar,burun kıvıran sözel ifadelerde bulunurlar çoğunlukla.Ya da iyi not alması abartılı bir sevinç gösterisiyle karşılanıp pahalı ödüller vermekte yanlış bir tutumdur.Bu davranışlar çocuğunda artık yetinmeyen bir birey olma yolundaki ilk adımları olur.Çocuğu ya da ergeni sadece akademik anlamda değerlendiren ve yanlış tepkiler veren ailenin çocukları bir süre sonra psikolojik ve akademik sorunlar yaşamaya başlar.
Çocuğun potansiyelinin üstünde hedef beklentisi olan ebeveyn, çocuklarında aşırı stres ve motivasyon kayıplarına neden olabilir. Ayrıca problem çözme ve muhakeme yapma yeteneğini de kaybettirebilir.Bazı çocuklar bu durumu yarara dönüştürebilir.Stresin motivasyona etkisiyle başarıyı da yakalayabilir.Ancak başarı için kendine aşırı yükleme yapmak zorunda kalan çocuk kronik mutsuzluğa doğru yol alıyor ne yazık ki.
Duygusal anlamda yeterli doyumu alamayan sadece akademik anlamda değerlendirilen çocuk, ebeveyni memnun etmek adına yoğun başarı kaygısı ve mükemmeliyetçi tutum sergilemeye başlar. Başarı onlar için artık asıl amacından (kişisel gereklilik) çıkmış aileyi tatmin etmeye yönelik olduğundan mükemmel ancak mutsuz çocuklar haline geliyorlar. Ailenin takdirini, değerini ve sevgisini kazanma yolunun başarıdan geçtiğini düşünen çocuklar ailelerini memnun etmek adına edindiği bu misyon belli bir süre sonra mutsuz ,hayattan tat alamayan birer birey olmalarına sebep oluyor.En ufak başarısızlıkta kendilerini suçlamaya ve depresif örüntüler göstermeye başlıyor.Nadiren nedensiz ağlamalarda seyir edebiliyor.İlerleyen dönemlerde sürekli başarı odaklı, mükemmel olma yolunda ilerleyen bu çocuklar yavaş yavaş sosyal yaşamdan ,arkadaşlarından uzaklaşmaya başlıyor.Bu da tabii ki ciddi problemlere neden oluyor.
Kendisini mükemmel olmaya adamış çocuklar olumsuz yanlarlına tahammül edemeyen,eleştiri duymaktan korkan bireyler olmaya başlıyor.Yaşının ve hayatın bir çok değerinin de başarıya odaklandığı için kaçırmaya mahkum oluyor.Aileler bu durumu çoğu zaman bir sorun olarak görmemekte çocuklarının mükemmeliyetçi tutumunu olumlu karşılayıp destek vererek pekiştirmekte.Ancak çocukların bu durumunu desteklemek onlara bir iyilik değil kötülük oluyor ne yazık ki.
Peki aileler ne yapmalıdır ?
-Öncelikle siz mükemmel olmaktan vazgeçin.
-Hayatın sadece akademik başarıdan ibaret olmadığını anlatın ve inandırın.
-Hayatta başarısızlıklarında olabileceğini bunların normal ve problem çözebilmek adına gelişim sağladığından bahsedin.
-Çocuklarınızı her koşulda sevdiğinizi ve seveceğinizi belirtin ve bunu gösterin.
-Akran kıyaslamasından sakının.
-Sosyal faaliyetlerde bulunması için çocuğunuzu destekleyin.
-Notlarına verdiğiniz abartılı tepkilerden kaçının (iyi not ya da kötü not için normal tepkiler verin).
-Akademik konular dışında da çocuğunuzla bolca sohbet edin.

Unutmayın ki, mükemmel olmak adına hayatın tüm güzelliklerini kaçırmaktan ve mutsuz olmaktansa, normal seviyelerde bir birey olup mutlu ve hayattan zevk alan bir birey olmak en güzelidir.Çocuklarınızın ve sizin ‘mükemmel bir mutsuz’ olmamanız dileğiyle…

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlux_0_0_0_14111839_800

Cinsel Eğitimde Ailenin Çocuğa Yaklaşımı

Çocuğa cinsel eğitim verilmeli midir,yoksa bu konu hakkında konuşmamak daha mı uygundur?Çocuğun cinsellikle ilgili sorduğu sorulara cevap vermek mi daha uygundur yoksa vermemek mi ? Bunların çocuk üstündeki etkileri nelerdir ?

Günümüzde cinsel eğitim hala, aile yapısına, gelenek göreneklere göre şekillenmektedir.Aşılamayacak bir tabu gibi bakılmakta ve ayıp, yasak, günah kavramlarıyla daha da pekiştirilmektedir.Son derece hassas bir konu olan cinsellik sürekli askıya alınmakta ertelenmekte veya kaçınılmaktadır.Ancak unutmamak gerekir ki anne-babanın yada bakım veren kişinin cinsel eğitimi pas geçmesi ya da yanlış, gerçek dışı bilgiler vermesi ileride çocukta duygusal ve davranışsal problemlere zemin hazırlanmaktadır.

Çocuğun sorduğu tüm sorular ebeveynleri zorlamakta,nasıl doğru cevap verileceği bilinmemektedir.Özellikle cinsellik ile ilgili olan konular işi daha da zora sokmaktadır.Çocuğun sorduğu sorulara doğru,yaşına uygun şekilde cevap vermek en sağlıklısıdır.Çocuk; cinsiyet ,anne-babanın rolü,doğum gibi kavramları merak etmek ve bunlara yönelik sorular sormaktadır.Çocuğa tatmin edici cevap vermemek ya da hiç cevaplandırmamak onun merak duygusunu daha da canlandıracak ve sizden alamadığı cevabı başka kaynaklardan öğrenmeye çalışacaktır.

3 -4 yaş çocukların en çok yönelttiği sorulardan bir tanesi ; “Anne-baba ben nereden geldim?” sorusudur.Çocuğa burada verilecek en güzel cevap yolu; doğru,anlayabileceği dilde bir yaklaşımdır.Çocuğu terslemek,sorusunu cevaplamamak ya da “seni leylekler getirdi” demek yerine ; önce anne babanın rolünü açıklayıp daha sonra uygun şekilde çocuğa bilgi vermek olmalıdır.Örneğin 3-4 yaşındaki çocuğa; “sen annenin karnından çıktın ,orada büyüye bilmen için sıcak bir ortam vardı, orası senin büyüdüğün yer ve vakti geldiğinde seni oradan çıkartıp burada ki yuvana getirdik” demek daha uygun olur.2 yaş çocuğunun ise genellikle cinsiyet ile sorularıyla karşılaşılmaktadır.Örneğin 2 yaşındaki bir kız çocuğu; “neden benimde Ali’nin ki gibi şeyim yok? ” sorusuna ; “kızlar ve erkekler farklı yaratılmıştır,kızlarda öyle bir şey yoktur çünkü ; kızlar büyüdüğünde anne olabilsinler diye” şeklinde cevap vermek en uygunudur.

Sorulara hangi ebeveynin cevap vereceğini ise çocuk kendisi seçer.Çocuk kime yakınlık duyuyorsa soracağı soruyu o ebeveyne yöneltir.Erkek çocuğunun anneye sorduğu cinsellikle ilgili soruya, anne topu babaya atmadan kendisi cevap vermelidir.Zorlandığı noktalarda babadan destek alınabilir,baba burda tamamlayıcı rolde olur.Aynı şekilde kız çocuğunun babaya sorduğu sorularda da baba cevap vermelidir,yine aynı şekilde anneden destek alması gerektiği durumlarda anne tamamlayacı roldedir.Çocuğa “bunu bana sorma, babana sor” demek onu reddetmek demektir.Çocukta duygusal çöküntüye sebep olur ve çocuk bundan sonra her türlü soruyu sormaktan çekinir hale gelir.Yine farklı kaynaklardan öğrenme çabasına girer.Aynı şekilde babanın,”bu soruyu bana değil annene sor demesi” yine çocukta aynı etkiyi yaracaktır.

Cinsellikle,cinsiyetle ilgili soruları yanıtsız bırakmak, çocuğun başka konulara olan ilgisini köreltmek ,merak duygusunu baltalamak demektir.Çünkü çocuk sizin cevap vermediğiniz cinsellikle ilgili konuların bir müddet sonra bastırılması gerektiğini hissedecek ancak içinden o soruları sürekli soracaktır.Cevapsız bırakılan sorular ,yanlış bilgiler çocuğun anne-babaya karşı olan güvenini kaybettirir, çocukta saplantılara sebep olabilir ki bu duygusal yaralanmalar ilerideki hayatında olumsuz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

Öfkenizi Kontrol Altına Alın

“ Öfke ruhsal bir intihardır.” (S.Sivananda)

Duyguların en kıymetlilerinden birisi olan öfke; engellenme karşında ya da hoşnut olmadığımız bir duruma istinaden sergilediğimiz en doğal ve normal duygudur. Öfke, sağlıklı ruh haline sahip her insanda bulunması gereken ancak kontrol dışına çıktığında saldırganlık ve kendine zarar teşkil eden durumlarda müdahale gerektiren bir duygu halidir. Öfke aynı zamanda öğrenilmiş bir süreçtir.Şöyle ki; duyguların anlamlarını ve ifade biçimini duygular sonrası verilen tepkileri ilk çocukluk yıllarında deneyimleriz.Anne –babamız bizim rol modelimizdir,onlar öfkeyi bize nasıl yansıtırsa bizde de o şekilde gelişmeye başlar.
Yaşadığımız sosyal hayatta bir dizi olumlu, nötr ya da olumsuz olaylar vardır. Bu olaylar dahilinde bizde belli düşünceler oluşmaya başlar ve bu bizim kendi iç konuşmamız olur. Daha sonrasında bu düşünceler bizi bir duygu durumumuzda değişikliklere yol açar. Neşeleniriz, üzülürüz, öfkeleniriz, kıskanırız vb. Ancak bu duyguların oluşumu aslında olayların etkisiyle değil bizim düşünce sistemimizle alakalıdır. Geçmiş yaşantımızdan öğrendiklerimiz, kültürel kodlarımız, kişisel kodlarımız, bilinçlilik düzeyimiz bizde düşüncelerin oluşmasında etken faktörlerdir.
Örneğin; işten geldiniz çok yorgunsunuz ve eve girdiğinizde küçük oğlunuz ya da kızınız mutfakta pasta yapmak için bütün malzemeleri indirmiş ve bir çoğunu da dökmüş, mutfak oldukça karışık durumda diyelim. Böyle bir olay karşısında öfkelenmiş iseniz şu düşünce sistemiyle hareket ediyorsunuz demektir; “lanet olsun, işten yorgun argın geliyorum şu hale bak !” ya da “zaten hep sorun çıkarıyor bu çocuk !” diye düşünürsünüz. Diğer bir taraftan bu durumdan memnunda olabilirsiniz eğer şu düşünceye sahipseniz: “Benim oğlum-kızım büyüyor kendi başına bir şeyler yapmaya başladı” ya da “bana sürpriz yapmak istedi” diye düşünürsünüz. Yani burada olay aynı ancak duygusal tepkiler farklı bu da olay karşından ne düşündüğümüzle ilişkilidir.
Öfkelerimiz gizli bilişsel çarpıtmalarımız tarafından oluşur. Şu bilişsel çarpıtmalara bir bakalım:
En çok yaptığımız etiketleme, örneğin; bizi sinirlendiren bir kişi ile ilgili “kaba ,serseri zaten bu hep böyleydi” vb. tanımlamalarda bulunursanız zaten o kişiye karşı tümüyle olumsuz bir düşünceniz oluşmuş olacaktır.Bu olumsuz düşüncenin yer etmesiyle beraber kişi hakkında olumlu hiçbir şeyi göremez ve onunla alakalı hoşnut olmadığınız her şeyi zihinsel filtrenizde toplamaya başlarsınız.Yani deyim yerindeyse artık o kişi ağzıyla kuş tutsa yaranamaz.
Diğer bir çarpıtmamız ve çok sıkça yaptığımız zihin okumadır. Karşımızdaki kişinin yaptığı şeyi kendi çıkarımlarımızla, işimize geldiği gibi yorumlarız. Örneğin bir çift düşünelim; Ayşe bugün sevgilisi Cem ile sinemaya gitmek istiyor bunu Cem’e söylediğinde Cem beraber arkadaşlarına gidebiliceğini söylüyor. Bunun ardından Ayşe “beni sevmiyor” “hep kendi istediği oluyor” gibi düşünceler Cem ile ilgili yanlış ve gerçekçi olmayan zihin okumalarda bulunup öfkeleniyor. Hâlbuki Cem’in düşündüğü bambaşka bir şey olabilir.
Bir başka bilişsel çarpıtmamız, büyütmedir. Olayların önemini ve boyutunu abartırsanız öfkenizi kontrol etmekte zorlanabilirsiniz. Örneğin; yetişmeniz gereken bir randevu var ve trafik çok yoğun ve ne zaman açılacağı belli değil. Burada “Randevuya yetişemeyeceğim” “Olması gereken işim olmayacak” gibi bir düşünceye sahip olursanız öfkeniz iyice kızışır ve kontrolü kaybedebilirsiniz.Halbu ki birkaç dakikalık gecikme sonu değildir hiçbir şeyin.Belki de hemen bu düşünceden saniyeler sonra trafik açılacaktır.
Meli-malı ekleriyle kullanılan cümlelerde öfkenizi doruklara çıkaracak başka bir çarpıtma biçimidir. Hoşunuza gitmeyen bir durum ya da davranış karşısında bunun olmaması gerektiğini başka bir şekilde olması gerektiğini düşünerek bunu dile getiririz.Örneğin; bankada sıra bekliyorsunuz sistematik bir arızadan dolayı bekleme süreniz uzayacak diyelim.ardından siz bankanın sisteminde sıkıntı olmasından dolayı şu düşünceye varırsanız “bu böyle olmamalıydı kurumsal bir yerin yaptığı aksaklığa bak” gibi bir cümle sizin daha fazla öfkelenmenize sebep olacaktır. Aslında burada ; “böyle şeyler olabilir bu kimsenin kasıtlı yaptığı ya da işlerin aksamasını istediği için meydana gelen bir durum değil” diye düşünürsek öfkemizi kontrol altına alabilir ve kendimizi gereksiz yere sıkıntıya düşürmemiş oluruz.
Bu çarpıtılmış düşünceleri daha gerçekçi ve mantıklı çerçeveden bakabilmeyi öğrenirsek öfkelerimiz minumuma iner ve öfke sonrasında gösterdiğimiz davranışlar ortadan kaybolur.Bunun daha sağlık bir şekilde öğrenilmesi ve uygulamaya dönüştürülmesi için bir uzman yardımı almanızda fayda vardır.Bunun dışında biraz davranışçı yöntemlerle de öfkenizi kontrol altına alablirsiniz.
Öfkeyle baş etmede davranışsal bir kaç öneri:
• Yoğun öfke yaşadığınız ortamı terk etmek
• Nefes ve gevşeme egzersizleri her gün 5 ile 15 dakika gibi kısa süreliğine yapılabilir
• Zihninizi uzaklaştıracak hobi veya sevilen bir uğraşla ilgilenmek
• Kitap okumak, müzik dinlemek
• Eğer kapalı bir ortamda yaşadığınız bir durumla karşılaşmış iseniz dışarı çıkıp yürüyüş yapmak ya da hava almak
• Olumsuz düşünceler yerine olumlu düşünmeyi öğrenebilmek
• Esnek olabilmek, kuralcı tutumdan uzaklaşabilmek

Fark ettiğiniz ve kontrol etmek istediğiniz öfkenizi ya da davranışlarınızı ortadan kaldırma noktasında öfke kontrolüne ilişkin tüm bu yöntem ve önerilerin düzenli çalışma gerektirdiği bilinmelidir. Üstünkörü bir uygulamayla sonuç vermeyeceği unutulmamalıdır. Yaşamda belli değişikliklerin olduğu görülene kadar ısrarla bu yöntemler uygulanmaya devam edilmelidir. Daha önce de bahsettiğim gibi bir uzman yardımıyla bu yola girerseniz hızlı ve daha sağlıklı çözüme ulaşabilirsiniz.
Unutmayın ki ; “ Öfkeye sarılmak birine atmak için kavradığınız sıcak bir kömür parçası gibidir; yanan aslında sizsinizdir .” (Gautama Buddha)

Uzm. Psk.Gülşah Pınaroğlu

Özgüven Eksikliği

(Özgüven Çabalarınıza Eş Değerdir)
Özgüven ;benlik saygısı demektir.Özgüvenli olmak; kişinin kendisiyle ilgili pozitif düşünmesi, gerçekçi bir şekilde kendi yeteneklerinin farkında olması, kendisine inanması,güvenmesi durumudur.Özgüven eksikliği ise ; bunun tam tersi, kendisini başarısız pasif ,yetersiz,değersiz hissetme durumudur.Özgüven kavramının hayatımızı şekillendirmemizde önemli rolü vardır.Tercihlerimiz ,gideceğimiz yol,amaçlarımız tüm bunlar benlik değerimizin bizi yönlendirmesiyle şekillenen durumlardır.
Özgüveni yüksek olan insanlar, genelde mutlu ve istedikleri yolda önüne bir çok engel çıksa da ilerleyebilen ve amacına ulaşan insanlardır.Peki ya özgüveni olmayanlar?
Özgüven eksikliğine; hayatımızdaki bir çok engelden daha güçlü ve aşılması en zor engellerden biri diyebiliriz.Benlik saygısı düşük olanlar; yalnızlık hisseden,çekimser,kararsız,depresif,aşağılık kompleksi yaşayan,kendi iç dünyalarında çıkmazda hisseden bireylerdir.Tüm her şeyde kendilerini yetersiz gördükleri için aktif olmaları zordur. İş,arkadaş ve aile ilişkileri de olumsuz etkilenmektedir.İş görüşmelerinde ,yeni arkadaş edinme ve ilişkilerinde tereddüt ve yoğun kaygı yaşayarak kendilerine ket vurmak zorunda kalırlar.Eleştirilmekten korktukları için düşüncelerini ifade etmekte,aktarmakta büyük güçlük çekerler.Sürekli dışarıdan birilerinin onları cesaretlendirmeye yönelik telkinlerine ihtiyaç duyarlar,ancak bu telkinleri uygulamaya dökemezler.Dolayısıyla hayatları boyunca olumsuz durumlarla karşılaşmaları muhtemeldir.
Özgüven eksikliğinin en baş kaynağı; yine aile örüntüsüdür.Çocukluk döneminde, yeteri kadar onaylanmayan ve sevgi eksikliği yaşayan bireyler,hayattaki başarılarında yeterli takdiri alamayan, sürekli ailesi tarafından müdahaleye maruz kalan bireyler benlik saygısı yitimine uğrarlar.Aşırı serbest aile geçmişleri olanlar da aynı şekilde özgüveni gelişmeyen bireyler olarak hayatını idame ettirmeye çalışırlar.Kısacası; ailenin tutarsız davranışları,aşırı kontrolcülüğü ve aşırı serbest oluşları özgüven eksiklinin temel taşları niteliğindedir.
Özgüvenin hayatımızda önemli bir yeri olduğu şüphesizdir. Kararlarımızda, amaçlarımızda, izleyeceğimiz yolda özgüven olmazsa olmazımızdır.Yüksek özgüvenli bireyler; tüm bunlarla baş edebilen ve sonuca ulaşanlardır. Peki; özgüven problemi yaşayanlar bu durumla nasıl baş edecek?
Size birkaç öneri;
-Olumlu ve yetenekli yanlarınızı keşfetmeye odaklanın
-Hayattaki tüm başarılarınızın bir listesini yapın
-Mükemmeliyetçi bir tutumunuz var ise bundan vazgeçin
-Hobi edinin ve sosyal amaçlı projelerde yer almaya çalışın
-Arkadaş çevrenizde sizinle ilgili olumlu geri bildirimler yapan kimselerle vakit geçirmeye özen gösterin
-Kendinizle ilgili olumsuz öz eleştirilerden kaçının
-Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bu hedefe ulaşmak için ufak adımlar atın
-Hayır demeyi öğrenin
-Olumsuz bir durumda kendinizi suçlamaktan vazgeçin
-Değişime açık olun bu anlamda sabırlı ve cesaretli davranın
-Tüm bunların yanı sıra mutlaka bir psikologtan yardım alın
Unutmayın ki gerçekçi olan hiç bir şeyin imkansızlığı yoktur.Özgüveniniz çabalarınıza eş değerdir.Çaba göstermedikçe özgüveniniz hep geriye gidecektir.Bu yüzden işe koyulun. Özgüven arzu edileni yapmadıkça değil yaptıkça kazanılır.

Uzm. Psikolog Gülşah PINAROĞLU

Yasın Psikolojik Boyutları ve Yaklaşım

Yas; kişi için anlam taşıyan bir sevgi nesnesinin yitiminden sonra psişik dengenin yeniden kurulmasını sağlayan mental süreçtir.Ölüm hayatın bir parçası olduğunu bilmemize ve kaçınılmaz bir son olduğunun farkında olmamıza rağmen bir yakınımızı kaybetmek veya zamansız ölümler bizleri çok derinden etkiler ve bu durumu kabullenmekte zorlanırız. Sevilen birinin kaybı ve ondan yoksun kalma durumunda yas tutarız. Yas süreci normal ve yaşanması gereken bir dönemdir.Yas dönemine müdahalede bulunulmamalıdır.Kişinin o acıyı ve yası yaşamasına izin verilmeli ve beklenmelidir.Aksi takdirde bu travmalara neden olabilir kişinin ileriki yaşantısına yansıyabilir.Kişiler bu dönemde ne kadar bilinçli olurlarsa, yas döneminden çıkmak kendileri ve çevreleri için o kadar kolay olur.
Bu süreçte bir dizi psikolojik uzlaşma meydana gelir.Normal bir yas süreci 14 aya kadar sürebilir.Kişi yası tamamlama süresine kadar belli başlı evrelerden geçer.Kaybı yaşadığı andan itibaren sırasıyla ;
1.İnkar : Gerçeği reddetme eğilimi görülür.Olmamış gibi davranma-inanmama.Örneğin; “bana şaka yapıyorsunuz” gibi cümleler bu dönemde inkarın göstergesidir.
2. Şok : Kaybın gerçekleştiğini bilse de bununla ilgili bir şey düşünemez ve hissedemez- ağlayamama-tepki gösterememe-donukluk gibi örüntüler bu döneme hasdır.
3.Öfke : Kayıp yaşanan kişinin geri gelmesine yönelik duyguların arttığı dönemdir.Geri gelemeyeceğini anladığında kızgınlık ve isyan etme gibi davranışlar görülür. Ölen kişiye karşı, Allah’a karşı kızgınlık,etrafındaki insanların sorumlu olduğuna yönelik düşüncelerin yer etmesi ve öfke krizleri yaşanabilir.
4.Pazarlık: Yitimin gerçekleştiğine dair daha yüksek düzeyde bir farkındalık vardır. Zamanı geri sarma çabası eşlik eder.Bu dönemde örneğin; “Keşke o saatlerde yanında olsaydım”, “Şöyle yaparsam kardeşim ölmemiş olacak ve bunun yalnızca bir rüya olduğunu anlayacağım” gibi düşünceler yoğunluktadır.
5.Depresyon: Kaybedilen kişinin geri dönmeyeceğine ilişkin düşünceler artık netleşir kişinin bununla yüzleşmesi ağır bir durumdur ve depresif belirtiler göstermeye başlar.
6.Kabullenme:Artık ölümü tamemen kabul etme dönemine geçilmiştir.Bununla baş etme mekanizması gelişmiştir.Gündelik yaşama yavaş yavaş geçiş evresidir.

Bu evreler normal yas sürecinde beklenen tablodur.Kayıp yaşayan kişilerin bu evrelerine müdahale gerektirmez ve yası yaşabilmelerini engelleyecek herhangi bir tutumda bulunmamak en uygunudur.Aksi halde yası yaşayamamış kişilerde ileriki dönemlerde farklı psikolojik sıkıntılar yaşanmasına sebep olur.
Çocuk ve ergenler yas
Ölümü kabullenmek biz yetişkinler için bile zorken, bunu bir çocuğa anlatmak çok daha güç ve dikkat gerektiren bir durumdur. Yakınını kaybetmiş bir çocuğa ölüm anlatılırken asıl amaç çocuğun bu durumu en az etkileneceği şekilde atlatmasını sağlamak olmalıdır.
Çocuklarda yas algısı yetişkinlere göre çok daha farkılıdır. Ölüm algısı çocuklarda yavaş yavaş oluşur ve her yaş evresinde farklılık gösterir.Bir çocuk,evcil bir hayvanın ölümüne üzülüp ağlayabilir,çünkü buna dayanabilir.Ama anne-baba ölümü karşısında üzüntü belirtisi göstermeyebilir,çünkü bu üzüntüye dayanacak yaşta değildir.Bu nedenle her yaş döneminin yas süreci farklıdır ve çocuğa ölümü anlatılırken çocuğun yaşı göz önünde bulundurulmalıdır.
Ergen grupların yası yaşama ve anlamlandırma süreci yetişkin yasına benzer.Ancak ergenlik zaten bilinçdışı çatışmaların alevlendiği ve su yüzüne çıktığı fırtınalı bir dönem olduğu için bu dönemde yaşanan bir kayıp ergeni daha fazla risk altına sokabilir.
Yas ile ilgili yaşlara göre yaklaşım nasıl olmalıdır?
0-3 yaş
Çocuklar 3 yaşından önce ölümü anlayamayacakları için, ölüm onlara ileriki yaşlara oranla daha az korkutucu gelir. Kaybedilen kişinin çocuğun ebeveyni veya çok yakını olması durumunda onun eksikliğinden kaynaklanan problemlerin yaşanması muhtemeldir. Bu durumlarda çocuğa kişinin öldüğü söylenmelidir.
4-5 yaş
Bu dönemdeki çocuklar için ölüm kelimesi daha aşinadır ancak duruma tam olarak hakim değillerdir. Ölüm kavramı onlara öncesine göre daha korkutucu gelmeye başlar ve yakınlarının ölmesinden korkarlar. Genellikle ölümü geri dönülebilecek bir kavram olarak görürler ve ölenle ilgili sık sık “Neden geri gelmiyor?”, “Artık geri gelsin” şeklinde isteklerini belirtirler. Bu durumlarda çocuğa ölen kişilerin dönmesinin mümkün olmadığı anlatılmalıdır. Çocuk ölümden sonra geri dönülmediğinin farkına beş yaşından sonra varmaya başlar.

6-7 yaş
Bu yaşlardaki çocuklar ölümü hastalık ve yaşlılıkla ilgili olarak algılamaya başlarlar. Ani ve zamansız ölümler karşısında algılama zorluğu çekebilirler ve durumu inkar etmeye çalışabilirler. Bu dönemlerdeki çocuklara ölümün bazen yaşlı veya hasta olmayan insanların başına da gelebildiğini anlatmak gerekir.
8-10 yaş
Ölümü bilir ama ölebileceğini düşünmezler. Geçici bir şey gibi düşünür,alttan alta kişinin ölmediğine inanabilir.Bu dönemde çocuğa ölümün gerçek ve normal yaşanması gereken bir şey olduğu anlatılmalıdır.
Çocuklarda ölüm olgusu tam olarak 12 yaşından sonra oturmaktadır.
Ölüm haberini çocuğa verirken :
• Çocuğun yanında hiçbir şey yokmuş gibi davranmamak gerekir. Ancak aşırı tepkiler ( bağırmalar, Kendini yerden yere atmalar vb.) çocuğun karşılaşmaması gereken durumlardır.
• Ölüm haberi çocuğa aniden verilmemelidir. Eğer beklenmedik bir ölüm söz konusu ise ölen kişinin hastalandığı söylenerek çocuk duruma hazırlanabilir.Bu, çocuğun yaşayacağı şoku azaltacaktır.
• Çocuğun bu haberi duygusal olarak kendini en yakın hissettiği kişiden duyması en doğru olacaktır. Böylece çocuk tepkilerini daha rahat verebilir.
• Ölüm haberini alan tepkilerine müdahale etmemek gerekir. Her çocukta verilen tepki farklı olabilir.
• Çocuğu ölüm hakkında konuşmaya zorlamamak, ancak kendisi konuşmak istediğinde onu dinlemek en sağlıklısı olacaktır.
• Çocuğu hemen ailesinden uzaklaştırıp, başka bir ortama sokmak doğru değildir. Çocuk bu dönemde ailesiyle acısını paylaşmak ister. Ancak çocuğu ölü ile aynı odaya sokmamak ve cenazeye katılmaya zorlamamak gerekir.

Çocuğa ölümü anlatırken bunu kavramlarla bağdaştırmamak gerekir. “ Derin bir uykuda uyuyor”, “Toprak oldu” gibi söylemler çocuğun erken yaşta uykuya, toprağa karşı fobi geliştirmesine neden olabilir.Yas dönemi boyunca çocuklar kekemelik ,alt ıslatma,kabus görme, tırnak yeme, saldırganlık, hırçınlık , içine kapanma, okulda başarısızlık karşılaşabilinecek durumladır. Bu durumlarda çocuğun duygularının bastırılmaması gerekir ve çocukla acısı paylaşılmalıdır.Problemler devam ederse bir uzmanla görüşülmelidir.

Uzm. Psk. Gülşah Pınaroğlu