Kategori: Yazılarım

Terör olaylarının psikolojimiz üzerindeki etkileri

Terör Olaylarının Psikolojimiz Üzerindeki Etkileri

Uzun bir süredir ülkemizin içinde ve sınırlarında yaşanan olaylar her kesimden her insanı, şiddeti farklı olmak üzere etkilemektedir. Ülke içindeki terör eylemleri bireylerin güvenliğini tehdit etmekte ve var olan bireysel ve toplumsal konforu bozacak saldırılarla baş etmek durumundayız. Bir yandan aramızdan ayrılan tanımasak bile bir şekilde hikayelerini dinlediğimizde kendimizden bir parça bulduğumuz, kendi çocuğumuz, kendi kardeşimiz, kendi anne-babamız, eşimiz dostumuz yerine koyduğumuz insanların kaybıyla yas tutuyor bir yandan da güvenliğimizi sağlamaya çalışıyoruz. ‘Ya bizim de başımıza gelirse’ korkusu bazen bizi evimizden dışarı çıkamayacak derecede etkiliyor.

Korkmak, güvenlik tehdidi olduğu zaman kendimizi korumaya yönelik bir nevi ‘kendini savunmaya al’ sinyalidir, dolayısıyla çok doğal bir duygudur. Terör eylemleri bu bilinçle hareket ederek topluma korku salmayı ve korku neticesinde bir kaos ortamı oluşturmayı, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir ortam hazırlamayı amaçlamaktadır. Bu tür olaylarla sürekli karşılaştığımız zaman bu korkunun ve kaygının şiddeti de dolayısıyla artış gösteriyor ve günlük işlerimizin bile aksamasına, işimize tedirgin gitmemize neden oluyor, dışarıda olan sevdiklerimiz için endişelenme derecemiz de artıyor.

Yani; terörün nihai amaçlarından birisi; insanların temelde en çok ihtiyaç duyduğu güvenlik ve birlik duygusunu yok ederek, kaos yaratmak, toplum düzenini ve ruh sağlığını bozmaktır.
Uzun süreli teröre maruz kalan toplumların stres belirtileri gösterme oranı daha yüksektir.  Psikolojik olarak hazırlıklı olmak, travmanın etkilerini bilmek, travma sonrası stres bozukluğu yaşama oranını azaltmaktadır. Dolayısıyla bu konuya biraz travma boyutunda bakmak yerinde olacaktır.

Travma; kişi gerçek bir tehditle karşılaştığını algılamış, fiziksel zarara maruz kalmış veya buna tanık olmuş, bu esnada da aşırı derecede korku, çaresizlik ve dehşet hissetmişse, bu durum kişi için travmatik bir yaşantı olarak tanımlanabilmektedir. Başka bir deyişle bir olayda; yaşama karşı tehdit algılama, vücudun bütünlüğüne karşı tehdit algılama, sevdiklerimize karşı tehdit algılama, inanç sistemlerimize karşı tehdit algılama söz konusu ise bu olay kişi için travmatik bir yaşantıdır.

Yaşanan olaylardan doğrudan ya da dolaylı etkilenen kişilerin geliştirdikleri tepkiler kişiye göre değişmekte ve çeşitlilik göstermektedir. Olaydan hemen sonra endişe ümitsizlik, suçluluk, öfke gibi duygular açığa çıkabilir. Kalp çarpıntısı, titreme, terleme gibi bedensel tepkiler olabilir. Bunun yanı sıra bedensel olarak kas gerginliği, ağrılar mide ve bağırsak problemleri ortaya çıkabilir. Bu tepkileri fizyolojik ve psikolojik bütünlüğü korumak için verilen bir sinyal olarak da düşünebiliriz. Yaşanılan olayın büyüklüğü ve etkilenme biçimi bu tepkilerin giderek azalması ya da artmasıyla sonuçlanır.

Uzun süredir maruz kaldığımız ülkedeki ve sınırlarımızdaki şiddet ve terör olayları sonucunda bireylerin, gelecek kaygısı, yaşam standartları ve yaşam biçimi endişesi, ticari ve mesleki kaygılar yaşadığını görüyoruz. Birçok planın ertelenmiş, ülkenin gidişatına göre hayati kararlar almaya başlanmış olduğuna da şahit oluyoruz. Tüm bunların neticesinde kaygı derecesinin giderek arttığını söyleyebiliriz.

 

 

Peki ne yapacağız?

 

Yaşanan bu olayların travmayla ilgilisinden bahsetmiştik. Bu kapsamda; psikolojik olarak hazırlıklı olmak, travmanın etkilerini bilmek, travma sonrası stres bozukluğu yaşama oranını azaltmaktadır. Ve yaşadığımız kaygı ve korkularla baş etmemizi sağlamaktadır.

Baş etmek ve travmanın etkilerini azaltmak için ;

  • Travmanın etkisi konusunda bilgi edinmek
  • Travmayı hatırlatan şeylerden bir süre uzak durmak
  • Şiddet içeren görüntülerden uzak durmak
  • Kendimizi yeni ve güvenli deneyimlere kapatmamak
  • Hayatı yeniden düzenleme ve dönüştürmeye devam etmek
  • Fiziksel ihtiyaçları ihmal etmemek (uyku, beslenme vs.)
  • Baş edemediğimizde ve günlük yaşamımızda ciddi aksamalar olduğunda bir uzmana başvurmak

 

Daha iyi, daha huzurlu, sağlıklı ve mutlu yarınlara…

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

narsissizm-pinaroglu

Narsisistik Kişilik Yapısını Anlamanın 6 İşareti

1.Reddedilme ve eleştiriye aşırı duyarlılık

Kendilik tasarımları dünyanın en mükemmel ve yanlış yapmayan insanı olması nedeniyle ona zıt düşecek en ufak eleştiri onların yoğun öfke hissetmesine ve karşı saldırıya geçmesine neden olur. Yapılan eleştirileri asla kabul etmez ve onları dinlemez. Kibirli ve uzak bir tavır alırlar. Ya da bir diğerinin eleştirmesine dayanmak güç olması nedeniyle kendilerini karşı taraf eleştirmeden eleştirme yolunu seçerler.

2.Sizde anlamsız bir şekilde rahatsızlık hissi uyandırır.

Büyüklenmeci konuşmaları ve kendinin ne kader önemli vazgeçilmez bir insan olduğunu anlatan konuşmaları sizde rahatsızlık uyandırır. Sürekli olarak başarılarından, parasından, güzelliğinden, bahsederek sizin yetersiz ve eksik olduğunuz hissini uyandırır. Sizde oluşturduğu bir diğer duygu ise “gerçekten ne kadar harika biri” olduğudur. Aynı zamanda ona karşı bir öfkede hissetmeye başlarsınız.

3.Etrafındaki herkesi yönlendirmek ister, kontrol her zaman kendisindedir.

Kendisine talimat verilmesini ve rehberlik edilmesini kabul edemez. Kendisi kontrol etmek istemesi nedeniyle adeta bir koç (rehber ) gibi davranır. Yaptığınız hataları size göstererek bunun doğru yöntemini göstererek sizi yönlendirmeye başlar. Hatta bu hemen hemen her zaman yaptığı bir şeydir. Özellikle iş hayatında kendisinin çok başarılı ve bilgili olması sebebiyle kendisinin ‘hata düzeltici görevini’ almasına neden olur ve herkesi uyarmak, yönlendirmek ihtiyacı hisseder. Bunların çoğu kontrolün kendisinde olmasını istemesiyle ilgilidir.

4.Sebepsiz bir şekilde randevuları değiştirir.

Çok acil bir işi olmamasına rağmen haftalar önce verdiği ya da bir gün önce verdiği randevuları değiştirmek veya iptal etmek ister. Bu randevuları genellikle son dakikada iptal eder ya da randevuya gitmeyerek randevuyu o anda iptal ettiğini öğrenirsiniz. Sebep olarak da, çok önemli bir işi çıktığını  söyleyerek yine ‘önemli ve yoğun bir insan’ olduğunu size empoze eder.

5.İletişimde her zaman dikkat çekmek ister.

 Konuşmalarında, sohbetlerinde  genellikle bilgisini ve sizden farklı konuştuğunu görürsünüz. Kullandığı kelimeler genellikle herkesin kullanmadığı ilk defa duyduğunuz kelimeler olabilir. Afili cümleler kurar ve sizin kurduğunuz basit cümlelere anlamsız ve ne dediğinizi anlamıyormuş gibi bakar. Aynı dili kullanmadığınızı hissedersiniz. Sosyal medya yazışmalarında ve paylaşımlarında da aynı şeyi görürsünüz. Herkesin yaptığı şeyi yapmak yerine en farklı olanı ve en farklı paylaşımları yapmayı tercih eder.

6.Kurallar onlar için geçerli değildir.

İş ya da sosyal hayatta herkes için geçerli olan kurallar onun için geçerli değildir. Çünkü her zaman kuralları aşacak bağlantıları ve gücü olduğunu hisseder. Örneğin; bankada sıra beklemek yerine, bankanın üst düzey çalışanıyla ahbap olmuştur. O kişiyi (daha önce halini hatırını sormadığı) devreye sokarak sıra almadan banka işlemlerini halledebilir. Üst düzey yöneticileri ve daha çok kendi işini kolaylıkla halletmek için kullanır. Gerçek bir dostluk aslında yoktur, onlar onun için sadece bir araçtır. Kendini etrafa o kadar önemli bir insan olarak sunmuştur ki, kimsenin ona bu kurala niye uymadın deme cesareti yoktur.

Narsisistik kişilik yapısına sahip kişilerle yaşamak ve çalışmak oldukça zor olabilir. Bazen çok yoğun ve şiddetli  olan narsisistik davranışlar bazen daha hafif  olabilir. Bu narsisistik kişilerin gün içinde ya da o zaman diliminde yaşam deneyimleri ile ilgilidir. Narsisizmi anlamak onlarla daha kolay iletişim kurmanızı sağlar, iş ve sosyal yaşamda sizi öfkelendirecek ya da kötü hissettirecek davranışları daha kolay tolere edebilmenizi sağlar ve bu kötü duyguları yaşamanız en aza iner. Onlarla empati kurmak onlara yardımcı olmanın en önemli adımıdır. Sizin olumlu davranışlarınız onların farkındalığının artmasını sağlar. Herkesin ve sizin de narsisistik eğilimleriniz olduğunu da unutmayın. Narsisistik kişilik bozukluğunun sizden sadece biraz daha fazla narsisistik yatırım yaptığını bilin. Ve narsisizmin altındaki derin kırılgan yapıya bakmanız onları anlamanızı daha da kolaylaştıracaktır.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

postpartum

Doğum Sonrası Depresyon

Doğum, anne ve etrafındakilere mutluluk ve heyecan veren doğal bir süreçtir. Yaşanan bu doğal sürecin keyif verici etkisinin yanında özellikle hem anne için hem de bebek için yeni deneyimlerin kazanılması gereken zorlu da bir yoldur. Hamilelik dönemi  annenin kendi sağlığı ve bebeğin sağlığı için hayatında birçok değişiklik yapmak durumunda kalmasıyla başlamıştır. Doğumla beraber biraz daha büyük değişiklikler gelecektir. Sosyal, ruhsal ve bedenen farklılıklar getiren bu dönem anne için aslında birçok çözülmesi gereken problemle yüzleşmesi anlamına da gelir. Alışık olmadığı bir düzen ve yeni yaşam biçimi oluşturma durumunda kalır. Bu durum annede var olan eski koşulların kaybıyla stres, kaygı gibi duygular yaratmaktadır.  Bebeğin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak, yeterli sevgi ve desteği vermek artık her şeyden daha önemli hale gelmiştir. Ancak kendine de yeterli vakti ayırmak ve yaşanan bu değişimin etkilerini üzerinden atabilmek için her zaman destek ve nefes almaya ihtiyacı vardır. Yapılan birçok araştırma gösteriyor ki;  ‘saçını süpürge eden anneler’ değil, kendine de özel zamanlar ayıran annelerin daha etkin, yeterli ve mutlu oldukları görülmektedir. Annenin yeterli ve mutlu oluşu aynı zamanda bebeğin gelişimine de olumlu etki etmektedir. Bebeğin huzurlu, güvenli, rahat olan anne karnından ayrılışı onun içinde bir krizdir. Bebek anne karnından ayrılmasıyla ilk kaygı duygusunu deneyimler. Ve korunmaya güvene alınmaya ihtiyaç duyar. Bebeğin bu yaşadığı olumsuz duyguları giderecek olan annedir. Dolayısıyla annenin psikolojik olarak iyi hissetmesi bebeğin yaşadığı duyguları tolere edebilmesinde oldukça önemlidir. Diğer bir değişle anne, huzurlu, stresiyle baş edebilen, kendinden, etrafındaki değişimlerden memnun olduğunda ve keyif aldığında bebekte aynı duyguyu hissedecektir.

Annenin ruh halindeki bu değişimler takıntılı, kaygılı, stresli, endişeli duygular eşliğinde depresyona dönüşebilir. Bu süreçte, annede bebeğe ve kendine zarar verme eğilimleri görülebilir. Bu depresyonun  her zaman doğumdan hemen sonra başlayacağı düşüncesi yanlıştır. Doğumdan sonraki 1 yıl içerisinde herhangi bir zamanda da görülebilir. Postpartum dediğimiz bu doğum sonrası depresyon, genel depresyon belirtilerinden farklı değildir. Genellikle mutsuzluk, umutsuz, iştahsızlık, dikkat eksikliği, hüzünlülük, değersizlik hissi, intihar eğilimi gibi belirtiler görülmektedir. Bu durum bir çok lohusada görülebilen bir duygu durum bozukluğudur.

Bunlar dışında, annede bebeği reddetme, onun kendisine ait olmadığı duygusu ve bebeğe karşı yabancılaşma görülebilir. Tüm bunları suçluluk duygusu takip eder. Özellikle sabahın erken saatlerinde enerjinin tamamen kaybedildiği hissi yaşanır. Devamlı ağlamaklı olup, yaptıkları hiçbir şeyden keyif almazlar. Dikkati belli bir yerde odaklamada güçlük, aşırı sinirlilik hali, uyku düzeninde bozulmalar, iştahsızlık, insanlardan kaçma, eve kapanmak isteme, bakımsızlığın başlaması ve cinsel isteksizlik ise postpartum depresyonunun diğer belirtilerindendir.

Postpartum depresyonu diğer adıyla lohusa depresyonu yaşamaya sebep olan başlıca sebepler vardır. Bunların başlıcasını evlilik sorunları oluşturmaktadır. Çiftler arasındaki iletişimsizlik, cinsel soğukluk güvensizlik gibi sebepler aile içi evlilik sorunlarına sebep olmaktadır. Postpartum depresyonuna sebep olan sebeplerden bir diğeri ise beklenmedik gebeliklerdir. Çünkü planlanmamış gebelikler genellikle annenin korku ve kaygı yaşamasına sebebiyet vermekle beraber durumu tetiklemektedir. Yaşanmış travmalar, ani kayıplar, daha önceki gebelikleri esnasında depresyona maruz kalınmış olması, ailedeki iş kayıpları, riskli geçen gebelikler depresyonu tetikler niteliktedir. Doğum sonrasındaki anormaliler, bebeğin sağlıksız doğması, erken doğum gibi durumlarda da annenin psikolojisi olumsuz yönde etkilemekte, travma yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle durumlarda hafif ya da ağır bir depresyon geçirme olasılığı yüksektir. Annenin durumu kabul etmesi zaman alabilir ve hem bebeğin sağlığı hem de kendi sağlığı için harekete geçemez hale gelebilir. Böyle bir durumda annenin ve babanın varsa diğer aile üyelerinin da (kardeş)mutlaka profesyonel destek alması ağır bir depresyon ya da başka bir ruhsal bozukluğu önleyici nitelikte olacaktır.

Postpartum depresyonu (lohusa depresyonu) tedavisine gelecek olursak; bu durumlarda anne sütüne geçmesi sebebiyle ilaç önerilmez ve verilmez. Öncelikle ilaçsız yöntemler tercih edilir. Psikoterapi etkili ve etkin bir tedavi biçimidir. Bunun yanında bebekte ciddi yan etkilere sebebiyet vermeyecek bir takım antidepresan ilaçlar önerilebilmektedir Şiddetli yaşanan depresyon durumlarında annenin mutlaka tedavi görmesi gerekmektedir.

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

fotolia_1183074_s-604x270

Kilonun Psikolojisi / Duyguları Yemek

Ülkemizde obezite hızla artmaktadır.Sağlık bakanlılığının yaptığı araştırmaya göre kadınlarda görülme oranı %41,erkeklerde %20,toplum genelinde %30 şeklinde bulunmuştur.Toplamda fazla kilolu olanlar %34 fazla kilolu ve şişman olanlar %65 çok şişman olanların oranı %3 olarak bulunmuştur.Peki bu hızla artan kilo probleminin nedenleri nelerdir? Üretilen ve tüketilen ürünlerin, gıdaların yanı sıra psikolojik bir boyutu var mıdır?
Yeme bozuklukları çerçevesinde değerlendirecek olursak, yemek yememek veya yenildikten sonra alınan besinin çeşitli yöntemlerle dışarı atılması nasıl ki psikolojik bir rahatsızlığın sebebi ise aşırı yemek yemekte aynı şekilde psikolojik boyutları olan bir durumdur.Dolayısıyla kilo problemini ortadan kaldırmak,yeme alışkanlığını düzene sokmak için bunun psikolojik nedenlerine değinmek ve diyetisyenle ortak bir yol izlek önemlidir.“İnsanlar neden yiyor ?” sorusuna bulduğumuz tüm cevaplar problemin ortadan kalmasında atılacak en önemli ve sağlam adım olduğunu düşünmekteyim.Kaynağı bilinmeyen hiç bir problem çözüme ulaşmamakla beraber problemden kurtulmak için başvurulan tüm yollar kişiyi stresli ve yorucu bir maratona maruz bırakacaktır.Ve dolayısıyla kişi kilo probleminden kurtulmak için harcadığı zaman ve eforla birlikte fayda sağlayamadığını gördüğünde ümitsizliğe düşecek depresif belirtiler göstermeye başlayacaktır.
Yemek yeme isteğinin iki türlü boyutu vardır; fizyolojik acıkma ve duygusal acıkma. Fizyolojik acıkma bilindiği üzere direncimizi, bedenimizin sağlığını koruyabilmek için gidermek zorunda olduğumuz ihtiyaç dahilindedir.Duygusal acıkma ise; üzüntü,sevinç,öfke,kıskançlık gibi duyguların yemek yeme ile ilişkilendirilmesidir.Kişi duygusal acıkma ile yemek değil aslında halledemediği duygularını yemeye başlar. Duygusal acıkma farkında olmadan bir çok kişinin yaşadığı bir durumdur ancak bağımlılık haline dönüştüğünde problemler artmaktadır.
Aşırı yemek yemek oral fiksasyonun bir sonucu olarakta düşünebiliriz.Yani kişinin geçmişinde 0-1 yaş arasındaki oral dönemde ki duygusal hazzın ağız yoluyla aktarımında yaşanan sıkıntılar ileri ki yaşlarda çeşitli sorunlara neden olmaktadır.Bu psikanalitik yaklaşıma göre annenin ya da bakım veren kişinin,çocuğun o dönemde ihtiyaçlarını karşılayamaması, yanlış davranışlar çocuğun duygusal olarak doyumunu engellediği için ileri yaşlarda elde edemediği duygusal boşluğu doldurmak için çeşitli yollara başvuracaktır.Doğal olarak aşırı yemek yemekte oral dönemde yaşanan sıkıntıların bir getirisi olarak düşünülebilir.
Tüm bunların yanı sıra kişinin beden algısı, benlik saygısı ve değişime açıklığı süreci etkilemektedir.Kişinin beden algısı görünenden farklı olabilir yani kendisine baktığında başkalarının gördüğünden daha farklı görüyor olabilir,kendisini değersiz hissedebilir değer kazanma yolunun kilo vermekten geçtiğini düşünüyor olabilir, topluma kendisini kabul ettirmek gibi bir çaba dahilinde kilo vermek için diyetisyene başvurmuş olabilir.Yani bireyin ne için kilo vermek istediği diyetisyene neden başvurduğu kilit noktadır.Problemin ruhsal ve bedenen sağlıklı bir şekilde ortadan kalkması için bu sorulara cevap bulmak ve kişiyi bununla yüzleştirmek en önemli süreçtir.Bu yüzleştirmeyi geçerek direk diyetisyene başvuranlar elbette ki çözüm sağlıyor.Ancak daha halledemediği bir çok sorun var iken bireyin kilo vermesi ya geçici bir süreç oluyor ya da ruhsal bir bunalım içinde kendini buluyor.Psikolojik nedenleri ortadan kaldırmadan fizyolojik görünüme kavuşmak tam bir çözüm değil geçiştirici bir çözümdür.Yani bireyin kilo problemiyle tekrar karşılaşması pek mümkündür.Önemli olan diyetisyenle beraber verilen kilonun korunması ve ruhsal çöküntüye sebep olmadan bu değişimi sürdürebilmektir.
Herkese bedensel ve ruhsal sağlığın zinde olduğu günler dilerim….

Uzm.Psk.Gülşah PINAROĞLU

borderline-personality-disorder

Borderline (sınırda) Kişiliğin Aşk İlişkileri Üzerindeki Etkileri

Borderline kişilik ilişkilerini oldukça zorlayıcı ve inişli çıkışlı yaşar. Çoğunlukla ilişkileri hüsranla biter ve hemen yeni bir ilişki arayışına girer. Kalıcı bir ilişki sürdürmek oldukça güçtür, çünkü bu kişiler sevgilisinin/eşinin iyi ya da kötü yönlerini bir arada göremez, dolayısıyla ilişki hep yara alır. Bir gün hoşuna giden bir şey yapan sevgili onun için dünyanın en iyisidir, aynı kişinin hata yapma olasılığını kabul edemez ve hata yaptığı anda dünyanın en kötüsü olur. Sürekli olarak terkedilme ve sevgilinin yok olmasına ilişkin korkuları vardır bu korku ve kaygılar onun ilişkide kontrol edilemez davranışlar ve duygular yaşamasına da sebep olur. Bir kaybı yaşama ve yas tutma becerisi hiçbir zaman gelişmemiştir ve buna dayanacak gücü olmaması nedeniyle terkedilmemek adına ciddi uğraşlar sarf eder.

Hatta bazen çelişik gelse de yakınlaşan sevgiliyi kendinden uzaklaştırıcı davranışlarda bulunur ve sevgilisi kendisinden uzaklaşınca yakınlaşmaya başlar bu davranış dakikalar içinde bile olabilir. Birden değişen bu davranış ve duygu dalgalanması karşındaki kişide de net bir şekilde fark edilir. Burada yaptığı aslında bi nevi bir testtir, sevilebilirliğini ve değerini görmek için yaptığı bilinçdışı bir davranışta diyebiliriz. Ancak borderline kişi bunların hiç birini bilinçli bir şekilde yapmaz.
Borderline kişiler aşırı yakınlıkta boğulma ve işgal edilme duygusuna kapılır ve karşısındakinden uzaklaşmaya başlar. Uzaklık ise yoğun bir korku yaratır ve yapışma hissi doğurur. Mesafeyi bir türlü koruyamaz ya çok uzak ya çok yakın olma isteği içerisinde gidip gelen bir seyri vardır ilişkinin.

Savunma mekanizmalarını oldukça sık kullanırlar. Bölme bunların en başında gelir, karşındaki kişiyi iyi ve kötü görme eğilimi bu yapmış olduğu savunma mekanizmasının bir etkisidir. Sevgilisini/eşini iyi ve kötü yönleriyle bir bütün olarak göremez. Aynı zamanda ilkel savunma mekanizmaları da vardır. Bunlardan biri yansıtmadır, örneğin; kendisinin aldatma fikri ve eylemi olması nedeniyle sevgilisinin onu aldattığını düşünmesi ve suçlaması. Yine bir diğer savunma mekanizması yansıtmalı özdeşim; sevgilisi tarafından flörtöz olmakla suçlanıyor ve bir süre sonra öylemiş gibi düşünmeye ardından kendini suçlamaya başlaması da buna örnek olabilir. İnkâr da en çok kullandığı savunma mekanizmalarındandır. Örneğin; sevgilisinin ondan ayrılmak istemesini kabul edemeyip hala ilişkiyi sürdürme istediği ve hala ilişkide olduğunu düşünmek. Bir diğeri de değersizleştirmedir. Özellikle sevgilisini tamamen kötü olarak algıladığı zamanlarda onu değersizleştirecek söylemlerde ve davranışlarda bulunur, buna ek olarak kendini yüceltici tüm güçlülük dediğimiz savunmayı yaparak karşındaki alt etmeye çalışır.

Ayrıca borderline yapıdaki kişilerin paranoid düşünceleri de vardır, özellikle kıskançlık duygularını perçinleyecek ‘aldatılıyorum’ fikrine hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen inanır ve bu nedenle ilişkide büyük tartışmalar çıkararak karşı taraftan hınç alır. Hatta bu fikre inanması nedeniyle kendisi de aldatma eğilimine girerek intikam alma yoluna koyulur. Böylelikle içinde olan öfkeyi eyleme vurarak kısa süreli bir rahatlama sağlar. Bunun dışında bir çok kişi için nispeten önemsiz olan en ufak durum bile borderline yapıdaki kişilerin kontrol edilemez bir öfke yaşamlarına sebep olabilir. En ufak bir detay dünyanın en kötü şeyi olmuşçasına canını yakabilir ve sorun teşkil edebilir.
Aşk ilişkilerine ciddi bir yatırım yapar bütün zihni bununla meşgul ve başka bir şey düşünemez olur. Dolayısıyla iş hayatında ve arkadaşlıkları da aynı düzlemde ilerlemesi nedeniyle bir türlü istikrarlı olamaz ve kalıcı dostluklar kuramaz. Aslında tüm ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır.

Yalnız kalma toleransları oldukça düşüktür. Hayatlarında ilişki yaşamadıkları dönem neredeyse yok gibidir. Biten bir ilişkinin hemen ardından eski ilişkinin yasını tutmadan yeni bir ilişkiye tüm enerjisiyle başlar ve eski ilişkisini tamamen unutmuş ve hiç yaşanmamış gibidir. İlişki yaşayacak herhangi birisini bulamadığı durumlarda aylarca iletişim kurmasa bile arkadaşlarını arayarak sanki dün görüşmüş gibi bir yakınlıkla görüşme ve buluşma talebinde bulunur. Reddedildiği durumlarda da derin bir öfke ve depresif bir duygu durum seyreder ve yeni arayışlara koyulur. Bu dönemde ısrarcı ve işgalci bir hal alabilir. İlişki yaşayacak birini bulduğunda iste tekrar arkadaşlardan uzaklaşır ve tanımıyormuşçasına bir tavır alır.

Hayatı boyunca bu şekilde yaşayabilir ve hep aynı şeylerin yaşadığından bazen yakınsa da farkındalığı oldukça düşüktür. Bunun bir problem olup olmadığıyla ilgili bir fikri olmayabilir. Elbetteki tüm borderline yapıdaki kişiler böyle değildir farkındalığı yüksek olanların bir problem olduğunu anlayarak profesyonel bir yardım alması gerektiğini farkeder. Ancak psikoterapiye başvuruları tam bir farkındalık oluşturmalarından değildir. Genellikle biten bir ilişkinin ardından derin bir depresyon yaşamalarından sonra olur.

Tüm bu yaşanılan süreç çocukluk deneyimleriyle ilgilidir. Bakım veren kişiyle /anneyle kurulan bağın yetişkinlikteki seyridir. Yetişkin olmuş bu birey aslında hala anneden kopamamış ve anneyle kurduğu bu yakın-uzak/ iyi -kötü dengeli olmayan ilişkiyi tekrar etme eğilimi içindedir.

Psikoterapi bu sistemi dengeli hale getirmeye çalışır. Danışanın yaşamış olduğu bu zorlu, inişli çıkışlı süreci önce terapi odasında halletmeye çalışarak gündelik hayatında daha süreğen ve dengeli ilişkiler kurmasını sağlar. Danışanın yaşadığı engeller karşısında duygu durumu kontrol altına alınarak başetme mekanizmaları güçlendirilir.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

74

İyileştirici Bir Güç : Oyun Terapisi

Oyunun önemi

Oyun çocukların ruhsal dünyasını anlayabileceğimiz en iyi etkinliktir. Çocuklar yetişkinler gibi duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edemezler. Her çocuk gelişim dönemine göre isteklerini, rahatsızlıklarını o yaşın elverdiği şekilde ifade edebilir veya yansıtabilir. Çocuklardan bunun üstünde bir şey beklemek elbette ki mümkün değildir. Ancak konuşmaya başlayan daha doğrusu cümle kurmaya başlayan çocuğun her şeyi ifade edebileceğini düşünürüz. Özellikle okul çağı çocuğunun artık bir çok problemi hallettiğini varsayıyor ya da bir yetişkin gibi davranmasını bekleyerek yaptığı bir davranışı bir yetişkin davranışı gibi değerlendiriyoruz. Dolayısıyla da çocukları anlayamıyoruz. Elbette ki onlar birer çocuk ve bir yetişkin gibi davranmayacaktır. Bir çocuğun davranışlarını anlamak o kadar basit ve göründüğü gibi değildir. İyi gözlem yapan, farkındalığı yüksek , çocuk gelişimi ve psikolojisi konusunda bilgili ebeveynlerin çocuklarını anlama konusunda oldukça başarılılar. Ancak bu bile bazen yeterli olmayabiliyor. Çünkü ebeveynler çocuklarına objektif olarak bakmaları ve analiz etmeleri duygusal bağları nedeniyle oldukça güç. Oyun; burada işleri biraz daha kolaylaştırıyor. Çocuğun duygularını, düşüncelerini, gelişimini, zekasını, travmalarını anlamanın en iyi yolu olan oyunu yorumlamakta oyun kadar önemli. Bunu elbette her ebeveynin profesyonel şekilde yapması beklenemez. Ancak sadece ebeveynlerin çocuklarıyla sık sık ve düzenli oyun oynamaları bile bir çok şeyi halledebilir.

Oyun terapisi nedir?
Oyun terapisi; oyunun öneminin fark edilmesiyle bilimsel veriler sonucu faydasının da kanıtlanması neticesinde ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Oyun terapisi, çocuk psikoterapisinin ortaya çıktığı zamandan bu yana kullanılmış ve zaman içerisinde gelişim göstermiştir. Yaklaşık 30-35 yıllık bir tarihi vardır. Dünyada çocuklarda en çok kullanılan ve etkinliği oldukça yüksek olan bir terapi çeşididir.
Oyun terapisi; oyuncakların aktif bir şekilde kullanıldığı her bir oyuncağın terapide anlamı olan bir sistem üzerine kuruludur. Oyun terapisi; çocuğun ihtiyacına göre çeşitlilik gösterir dolayısıyla yöntem bakımından değişiklik göstermektedir. Özellikle yönlendirilmemiş (non-directive) yani hiçbir müdahale ve yönlendirme olmadan yapılan oyun terapisi çocukların ruhsal dünyasını, travmalarını, zekasını, gelişimini oldukça açık bir şekilde ortaya koyan bir tekniktir. Çocuk bu oyun alanında her istediğini (belli kuralları aşmada) yaparak ve oynayarak kendi kendini onarmaya başlar. Bu esnada terapist çocuğu aynalayarak yani; yaptıklarını, oynadığı oyunu ve duygularını oyun terapisi diliyle çocuğa eş zamanlı anlatır. Çocuk bu şekilde görünürlüğünü hisseder, duygularının farkına varır ve problemlerin onarımı başlar.
Yönlendirilmemiş oyun terapisinin dışında Bilişsel davranıcı oyun terapisi de çocuğun ihtiyacına göre daha kurallı, farklı bir çok oyunla, bir çok travma ve psikolojik problem halledilebilmektedir. Bu teknikte terapist yönlendirmesi ön planda olsa da çocuğa kontrolün yine onda olduğu hissettirilir.
Bunların dışında aynı zamanda ailede oyun terapisi eğitimini alabilir kendileri evde çocuklarına bu tekniği tüm aile bireyleriyle uygulayabilir. Bu tekniğe Filial aile terapisi denir. Sadece çocuk değil aile ilişkilerini de güçlendirici bir yönü vardır. Anne-baba arasında ki problemlerde, ebeveyn ve çocuklar arası problemlerde, kardeşler arası problemlerde onarıcı bir rol oynar.

Kimler oyun terapisi alabilir?
3-12 yaş arası tüm çocuklar oyun terapisine uygundur. Oyun terapisi illaki bir problem olduğu zaman uygulanacak diye de bir kaide yoktur.

Oyun terapisi özellikle hangi çocuklara uygulanır?
• Yıkıcı davranış sorunu olan çocuklar
• İnatçı ve kural dinlemeyen çocuklar
• Uyku veya yeme bozukluğu olan çocuklar
• Kaygı ve korku yaşayan çocuklar
• Depresif çocuklar
• Kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklar
• Problem çözme becerisi düşük olan çocuklar
• Okul fobisi olan çocuklar
• Yaşına uygun olmayan bebeksi davranış gösteren çocuklar
• Özgüven düşüklüğü olan çocuklar
• Seçici konuşmamazlık (selektif mutizm)
• Sürekli ve uygun olmayan ortamalarda mastürbasyon yapan çocuklar
• Hayvanlara, eşyalara ve kendine zarar verme davranışı olan çocuklar
• Somatizasyon ve Konversiyon bozukluğu olan çocuklar
• Bağlanma sorunları olan çocuklar
• Patolojik yalan söyleyen çocuklar
• Çalma davranışı olan çocuklar
• Kronik rahatsızlığı olan çocuklar ( böbrek, kanser vs.)
• Ebeveynlik becerilerini eleştiren anne-babanın çocukları
• Boşanmak üzere ya da boşanmış ailelerin çocuklarına
• Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar
• Öğrenme güçlüğü olan çocuklar (ÖÖG)
• Sınır problemi olan çocuklar
• Akademik becerisi düşük olan çocuklar
• Terör ve savaş mağduru çocuklar
• Fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmış çocuklar
• Çeşitli nedenlerle travma yaşayan çocuklar

Çocukların fiziksel ihtiyaçları kadar duygusal ihtiyaçları da oldukça önemlidir. Sadece fiziksel ihtiyaçlara odaklanan ebeveynlerin çocuklarının yaşadıklarını, hissettiklerini, ruhsal dünyalarını anlamaları güç oluyor. Bu geliştirilmediği ve ihmal edildiği sürece de çocuklarda bazı gelişimsel ya da psikolojik problemler meydana gelebilir. Çocuğun fiziksel ihtiyacında bile duygusal bir kâr vardır. Duygusal ihtiyaçları karşılamak ve ruh sağlığına iyi gelecek ebeveyn davranışı her zaman istenilendir. Bu ihtiyaçları karşılamanın en iyi ve kolay yolu olarak da bakabiliriz oyuna. Oyunsuz çocuk, oyuncaksız çocuk düşünülemez.
Oyun çocukların dilidir, basitçe “oyun işte” denilemeyecek kadar önemli ve çocuğun ruh sağlığına, gelişimine faydalıdır. Çocuk oyunla hem öğrenir hem de iyileşir. Ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte bol bol oyun oynaması tüm uzmanlar tarafından tavsiye edilmekte ve araştırmalarda oyunun önemi konusunda anlamlı sonuçlar vermektedir. Dünyada ki tüm çocukların oyun ve oyuncaksız kalmaması dileğiyle…

Uzm.Psk.Gülşah PINAROĞLU

images

7 Maddede Sosyal Anksiyete

Sosyal Anksiyete bozukluğu diğer adıyla Sosyal fobi ; utangaç ve çekingen olmanın ötesinde işlevselliği ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen kaygı bozukluğu sınıfında yer alır.

Belirtileri genellikle çocuk yaşlarda başlar ve yetişkinlik boyunca devam eder.

Sosyal anksiyetenizin olduğunu düşünüyor ya da çevrenizde sosyal anksiyetesi olduğunu düşündüğünüz birileri var ise aşağıdaki maddeler sizi ilgilendirebilir:

1. Kendilerinin rezil olacağını düşünürler

Sosyal bir ortama girdiğimizde diğer insanlarla tanışıp, sohbet etmek gayet olağan bir şeydir, hatta sosyal ortamların bir amacı da insanlarla tanışmak, kaynaşmaktır. Sosyal anksiyete bozukluğu olan birisi bu ortamlardan uzak durur. Ortama girmekten büyük korku ve kaygı duyar. Diğerleriyle ve kendiyle alakalı olumsuz düşünceler geliştirir. Davranışlarının ve konuşmalarının diğerleri tarafından eleştirileceği ve kendinin rezil olacağı fikrine kapılır.

2. Kendilerinin utanç verici olduğunu düşünürler

Diğerlerinin onun hakkında aptal olduğunu düşündüğüne inanır. Kendinin berbat/utanç verici ve hep kaybeden biri olarak düşünür. Reddedilme korkuları nedeniyle fikirlerini söylemekten çekinirler, belirsiz/tanımadıkları ortamlara girmekten sakınırlar.

3. Sadece belirli birkaç kişinin yanında rahat hissederler

Sosyal anksiyetesi olan bireyler belli bir kaç kişiyle, en yakın arkadaş, ebeveyn ya da bir kardeşiyle rahat hissederler. Genellikle sosyal bir ortama katılmaları gerekiyorsa yanında mutlaka yakın hissettiği bir kişiyi yanında götürürler ve kendilerini biraz daha güvende hissederler. Ama bu yine çok rahat oldukları anlamına gelmez.

4. Diğerlerinin olduğu bir ortamda korku ve endişe duyarlar

Toplantıda yapılacak bir konuşma ya da toplum içindeki ufak bir söz alma bu kişiler için oldukça zordur. Yaşanan yoğun kaygı; kalp çarpıntısı, titreme, terleme, yüz kızarması gibi fizyolojik belirtilere neden olur. Daha sonra bu yaşanan fiziksel belirtilerin diğerleri tarafından görüleceği düşüncesiyle utanç duygusu da yaşamaya başlarlar.

5. Belirli sosyal korkuları yaşarlar

Sosyal anksiyetesi olan bazı insanlar kamusal yerlerde konuşmaktan korkarlar. Başkalarının önünde yazı yazma, halka açık yerlerde yemek yeme gibi durumlarda da aşırı kaygı yaşarlar. Sosyal anksiyetesi olan bireyler telefonda konuşurken de korku duyarlar.

6. Sosyal becerilerini eleştirirler

Kendilerini sosyal etkileşimlerini/ performanslarını analiz etmeye fazlaca zaman harcarlar. Kendi yapacakları konuşmaları sürekli olarak prova ederler ve düşünürler. Kusurlarını abartarak kendilerini yargılarlar.

7. Düşünceleri genellikle kendi kendini besleyen kehanetlere dönüşür.

Sosyal anksiyetesi olan bireyler sosyal ortamlarda o kadar kendisiyle ve kaygı belirtileriyle meşguldür ki bulunduğu ortama adapte olmakta zorlanır. Böylelikle korktuğu şey başına gelir garip davranışlar sergileyebilir. Neticede “insanlar benim garip olduğumu düşünüyor” düşüncesini beslemiş olur.

Sosyal Anksiyete bozukluğu olan bireylerin otomatik olarak gelen olumsuz düşünceleri vardır bunlara bazı örnekler:
(Bu kısım Prof.Dr.Ertuğrul Köroğlu’nun kitabından alıntıdır.)

Panik duyacağım
Toplantıda herkes benim aptal olduğumu düşünecek
Sunumum berbat geçecek
Telefonu açtığımda söyleyecek bir şey bulamayacağım
Hata yaparsam işimi kaybederim
İnsanlar beni sıkıcı buluyorlar
İnsanlar benim kaygılı olduğumu hep bilirler
Her zaman ilginç başkalarını eğlendiren biri olmalıyım

… gibi kontrol edilemeyen düşünceler gelerek kişinin anksiyetesinin artmasına ve anksiyete döngüsüne girmesine sebep olur. Aynı zamanda kişi bu gelen düşüncelerin mantıksız olduğunu da bilir. Ancak nasıl baş edebileceğini bilmediğinden bu düşünceler geldiği için de kendini suçlamaya başlar.

Sosyal anksiyete tedavi edilebilen bir durumdur. Psikoterapiyle oldukça iyi sonuçlar elde edilmektedir. Sosyal anksiyeteniz olduğunu düşünüyor iseniz, bir uzmandan destek almanızı ve tedavi sürecine başlamanızı öneririm.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

ergen-2-1

Ergenlikte Aşk

Ergenlik dönemi; çatışmaların yoğun yaşandığı, bedensel ve ruhsal dengesizliğin içinde savrulup giden bireyin duygularını da en uçlarda yaşandığı dönemdir. Sevgi nesnesi arayışı bu dönemde dışa bağımlıdır. Hemcinsle yakınlaşma anlamlı hal almış ve yoğun doyum noktası burada gizlidir.
Ergen melankoliktir. Bu melankolinin temel sebebi aslında giden çocukluğa duyulan yastır. Bir yandan da libidinal bir kararlılıkla kendine uygun olan hemcinse yönelen ciddi bir uğraş, ruhsal yoğun bir yatırım vardır. Artık aile üyeleri önemini kaybetmiş, dışarıya olan ilgi yoğunlaşmıştır. Aşk arayışı bir süre hayatın gerçeği halini alacaktır. Belki de var olan çocukluk kaybının hüznüyle, yaşama tutunmanın farkına varılmayan sürecidir.

Aşk hayata bağlar…

Yaşamın temel kaygısı birliğin korunmasıdır. Organizma bütünlüğünü ve tutarlılığını korumak için birleşmeye ihtiyaç duyar. Ergenlik dönemindeki cinsel birleşme bu açıdan bakıldığında yaşam ilkesine uygun bir eylemdir. İnsan bir kez tattığı doyumu hayat boyu sürmesini ister. Çocukluktaki alınan narsistik doyumu tekrar bu dönemde sağlamaya çalışacaktır. Benlik ideali oluşumuyla kendini seven ergen bir taraftan ötekinin aşkını fethedecektir. Diğerini idealize ederek aşk nesnesini bulmaya odaklanır.
Ergenlik döneminde aşk önemli bir dönemeçtir. Ergen aşkta risk ve tehlike olduğunu hisseder. Korku ve kaygı devamında gelecektir. Ergen çoğunlukla ilk aşk nesnesini terk eder ve bunun yasını tutar. Arzunun tümüyle duyulmasının mümkün olmadığı düşüncesi onu aşktan uzaklaştırır. Platonik aşıklara bu dönemde oldukça rastlarız.
Ergenin aşkında kaynaşma, bir arada olma, aşırı ilgi istemine de oldukça rastlarız. Aslında burada bireysel farklılıklar ve çocukluk dönem oldukça etkendir. Her ergen aşkı fırtınalı yaşamaz ya da aşktan uzaklaşmaz. Ancak duygular itibariyle yoğun bir dönem olması nedeniyle genellikle dışa atfedilen anlamla da artmasıyla ikili ilişkiler daha bir inişli çıkışlı hal alır.
Ergen bir üçüncünün olmadığı ikili bir beraberliği hayal eder. Yoğun kıskançlık, sahiplenme duygusu tüm benliği kaplayabilir ve bir üçüncüye tahammülü elbette ki zordur. Etraftaki tüm üçüncü kişiler hatta bu bezen karşı cinsin hemcinsi bile olabilir kıskançlık yaşamasına sebep olabilir. Bu da aslında çocukluk dönemindeki ödipal karmaşadan gelmektedir.

Aşk bazen ölümü çağrıştırır…

Ergenin bu dönemde birleşmeye olan yoğun isteği bir anlamda diğer nesnenin ölümü anlamını taşır. Bu elbette ki gerçek bir ölüm değildir. Aşk nesnesi benlik halini almasından ötürü ona atfetdilen anlam gittikçe daha yoğunlaşacak ve diğeri karşında kendi var olan benlik yavaş yavaş yok olmaya başlayacaktır. Yani diğer bir deyişle ergenin kendine olan aşkının diğerine yöneltmesiyle tedirginlik başlar bu ergene ölümü çağrıştırır. Bu bilinçli bir çağrışım değildir.
Tüm bu süreçler ergen için anlamlı hale gelmesi zaman alacaktır. Sadece aşkta bu kadar karmaşık ve bir çok psikolojik süreç varken diğer bir çok çatışmayla da uğraştığını göz önüne alırsak bir ergenin melankolik olmaması mümkün değil gibi gözüküyor.
Yetişkinlik dönemiyle birlikte tüm bu süreçlerin bir öğrenme olduğunun farkına varır. Ergenlik aşkları derin yaralar bırakır ancak arzunun tümüyle doyurulmasının yanılsama olduğunu düşündüğü için kolay unutulur. O dönemde hissedilen acı ve duygusal yaralanmalar çabuk kapanır. Erişkinlik döneminde, ergenlik dönemindeki tüm süreçleri sağlıklı atlatan birey, daha kontrollü ve çocukluktan, ergenlikten sıyrılmış bir aşk yaşamaya hazırdır.

Ebeveynlerin Bilmesi Gerekenler

Aşk bir ergen için en doğal duygudur.
Ergenlik dönemindeki aşk normal gelişimin bir parçasıdır.
Aşk, akran ilişkilerini kuvvetlendirmek ve kendi özsaygısı için olmazsa olmaz bir duygudur.
Ergenlik dönemindeki aşkta ilk amaç cinsellik değildir. En büyük amaç, diğerlerine “ben de varım” mesajı vermektir.
Ergenlerde ilk amaç cinsel ilişki olmadığı için, baş başa kalmak istemezler, bundan kaçınırlar, daha çok grup halinde olmaktan keyif alırlar.
Bir ergenin size aşk ilişkilerinden bahsetmemesi yine normal bir süreçtir, iyi bir ilişki kurulduğunda ergenlik dönemi sonlarına doğru paylaşımlar artacaktır.
Ergenin kendi hayatını size anlatmaması sizi öfkelendirebilir ancak onun üstünde baskı kurmak onu sizden daha çok uzaklaştıracaktır.
İleride ki ilişkilere bir yatırımdır. Bu dönemde yaşadığı aşk ilişkilerindeki kırılmalarla başetmeyi öğrenir.
Kontrolü direk değil, uzaktan sağlayarak, ergenin birey olma çabasını unutmadan yaklaşmanız onun ergenlik dönemini rahat geçirmesine, iyi bir yetişkin olmasına katkı sağlayacaktır.

Uzm. Psk.Gülşah Pınaroğlu

iliskiniz_artik_bitmelimi

İlişkiyi Bitirmekte Neden Zorlanıyoruz ?

Her ilişkinin kendine has bir yaşama biçimi vardır. İki tarafın karakterinden sahnelenen bir oyun gibidir iyisiyle kötüsüyle… Bazı ilişkiler mükemmel denecek kadar güzel giderken bazıları adeta bir işkenceye dönüşüverir. Sağlıklı şekilde yürümüyor maalesef bazı kadın erkek ilişkileri, evlilikler … İnişli çıkışlı hatta fırtınalı olabiliyor. Bunun aksine denizdeki bir tekne gibi fırtınada alabora olsa bile kıyıya yüzerek çıkabilen sağlam temellere dayanan ilişkiler de var. Ancak burada bahsedeceğimiz alabora olmuş ilişkilerin karaya çıktıktan sonra yine sürekli fırtınalarla boğuşması, yani sağlıklı bir ilişkiye devam edememesi olacak . Şöyle düşünelim; bir balıkçı var, ne zaman fırtına çıkacağını biliyor ve daha önce bir fırtınayla boğuşmasına rağmen yine de denizin ortasına vakitli vakitsiz açılıyor. Yani denizi terkedip başka iş bakmak ya da uygun zamanı beklemek yerine fırtınaya atıyor kendini. Tabi ‘parasını kazanıyor balıkçı ne yapsın ?’ diyenler olacaktır. Evet işte tam da burada ihtiyaçların önemini vurgulamak istiyorum. İhtiyaçları maddi ve manevi olarak 2’ye ayırsak sanırım uygun olacaktır. Ama en maddi şeyde bile manevi bir ihtiyaç vardır unutmayalım. Örneğin para kazanırsak barınma yeme içme gibi ihtiyaçları halledebiliriz bunun yanında manen kendimizi önemli, topluma ait ve statü sahibi hissederiz.
İlişiklerde ihtiyaçlarımızla yakından ilişkilidir. Neye ihtiyacımız varsa o şekilde ilişki yaşarız. Bir kadın ve erkek düşünün, ikisinin de maddi durumları oldukça iyi kadın güzel erkek yakışıklı, ilişkinin gidişatı ise 5 yıldır yukarıda bahsettiğimiz tekne gibi alabora ve hep fırtınaya giden balıkçılar gibi. Aslında bitmesi gereken sağlıklı olmayan bir ilişkiden bahsediyoruz. Peki ya neden bitiremiyoruz? Bu kadın ve erkeğin bir şeye ihtiyacı var; ait olmak ,şefkat, sevgi, değer, toplumsal kabul vb.. Bununla bağlantılı içsel tehditlerimiz var bitiremememizdeki sebeplerin altında. Örneğin; eleştirilirim, değersizleşirim, kabul görmem, yalnız kalırım, kendime yetemem, sevilmem bunları daha da arttırabiliriz.
İlişkinizde ciddi problemler yaşıyor, her yolu denemenize rağmen iyileşme görmüyor ve ilişkiyi sonlandırmak istiyor ancak bunu yapamıyorsanız öncelikle aşağıdaki tabloya bakarak ihtiyaçlarınızı 1’den 10’a kadar numaralandırınız. Şimdi de diğer tablodaki ilişkiyi bitirdiğinizde karşılaşacağınız içsel tehditlerinizi bulunuz, bu bir tane de olabilir birden fazla da.
İhtiyaç İçsel Tehdit
Sevgi Eleştirilirim
Saygı Var olamam
Güven Ortada kalırım
Bağlılık Değersizleşirim
Aidiyet Sevilmem
Şefkat Kabul görmem
Değer Kendime yetemem
Samimiyet Yalnız kalırım
Hoşgörü Ötekileşirim
Güç Daha iyisini bulamam

Şimdi de tekrar ihtiyaçların olduğu tabloya bakarak ihtiyaçlarınızın kaç tanesi sizin ilişkinizde sağlanıyor bunu kontrol ediniz. Ve şimdi de daha önceki ilişkilerinizin bittiğinde hangi içsel tehditle direkt olarak yüz yüze geldiğinize geriye dönüp bir hatırlamaya çalışınız.
Burada yapmış olduğumuz şey aslında sadece biraz farkındalıktı. Önemli olan ilişkilerinizde öncelikle kendi ihtiyaçlarınızı bilmek ve bu ihtiyaçların karşılanmasını, eşiniz dostunuz vs. kişilerden beklemek yerine kendi çözümünüzü üretebilmek. Bununla beraber içsel tehditlerin çoğunun mantıkdışı olduğunu görebilmenizdi. Belki aklınıza sevgiye ihtiyacım var bunu nasıl karşılayacağım sorusu düşmüş olabilir. Evet her insanın sevilmeye, güven duymaya, ait olmaya vs. ihtiyacı vardır. Ancak bunun dozunu karşınızdaki kişi bilemeyebilir ya da bu ihtiyacınızı fark edemeyebilir. Doğrudan bunu anlatmış olsanız da yine de bu ihtiyacınızı karşılayamayabilir. Dolayısıyla yine aynı yere geliyoruz, etrafımızdaki insanlar bizim ihtiyaçlarımızı yeterli şekilde karşılayamayabilir, bunu zorlarsak da ciddi çatışmalar çıkabilir. O zaman yapacak bir işimiz daha var. Şimdi de neden şu veya buna ihtiyacınız olduğunu bulmaya çalışın. Biraz daha geçmişe gidin ve anne-babanızla olan ilişkilerinize bakın. Tamamlanmayan hangi ihtiyacınız vardı? Belki de onları tamamlamak istiyorsunuzdur farkında olmadan.
Kendimizin ve ihtiyaçlarımız farkında olursak işler daha kolaylaşacaktır. Netice de bu ilişkide karşı taraftan alamadığınız ihtiyacı bir başka kişiyle yaşayacağınız ilişkide alabileceğinizin garantisi de yok. Yani ilişkiyi bitirip, kendinizi tanıma fırsatını kendinize vermez, olduğu gibi bırakırsanız yaşayacağınız diğer ilişkilerde benzer olacaktır. Bu yüzdendir “hep aynı tip insanlar beni buluyor” demeniz. Hayır! onlar sizi değil siz onları farkında olmadığınız halinizle seçiyor, beğeniyor ve buluyorsunuz.
Sağlıksız bir ilişki tüm hayatınıza etki edebilecek kadar güçlü yapıdadır. Çözüm bulmadığınız ve ruhsal dengenizi koruyabilmek, sağlıklı kararlar verebilmek adına bir uzmandan destek almanızı tavsiye ederim ve farkındalığın ciddi ölçüde iyileştirdiğini unutmayın.
Sevgiler.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

t1larg-sibling-rivalry

Kardeş Kıskançlığı

Kıskançlığın Tohumu atılmış diye filizlenmesine izin vermeyin !

Kıskançlık hepimizin, her yerde şahit olabileceği; çevremizde ve kendimizde sıkça görebileceğimiz en olağan duygudur. Kıskançlığın tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Burada kıskançlığın ilk deneyimlenmeye başladığı dönemi ele alalım; çocuklardaki kardeş kıskançlığını…
Tarihin en akla gelir örneklerinden biri Habil ile Kabil olayıdır. Bu olay iki kardeşin bile birbirinin canını yakacak derecede kıskançlık duygularıyla karşılaşabileceğini gösterir. Yine tarihten kardeş kıskançlığına bir örnek vermek gerekirse; Hz.Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlık sebebiyle onu kuyuya atarak ölmesini istemelerini verebiliriz. Bu hikaye kardeş kıskançlığına en güzel ama en acı örneğidir.Hz.Yakup ‘un oğlu Yusuf’a gösterdiği özel ilgi ve sevgi diğer kardeşlerin kıskançlık duygularını perçinleyerek,babaya sahip olma ve kaybetmeme arzusundan çıkan öfkenin nelere sebep olabileceği tarihte de çok açık bir şekilde yaşanmıştır.
Genellikle tek çocuğun uzun bir süre ebeveynin göz bebeği olduğu bir durumda yeni gelen bir aile üyesi yani kardeş bir kriz ortamının zeminini hazırlamaktadır. Yeni gelen bebeğin ilgiye muhtaç olduğu o dönemlerde aile fertleri mecburen ona odaklanır. Bu büyük çocuk için bir tehdittir.Anne-babayı kaybetme korkusunu ilk deneyimlediği andır bu da kıskançlık tohumlarının ufak ufak filizlenmesi anlamına gelir.Çocuk vakti zamanında bir padişahken, el üstünde tutulan tek kişi iken yeni gelen aile üyesinin tahta geçmesiyle bütün saltanat biter.Bu durum büyük çocuk için hazmedilebilir bir şey değildir ve kardeşe karşı kıskançlığın getirdiği bir öfke, davranış değişiklikleri,(özellikle bebek gibi davranma) mutsuzluk vb. durumlar yaşanır.
Ailede ikiden fazla çocuk varsa da bu ortanca çocuk içinde fazla zorlu bir süreçtir. Ortanca çocuklar genellikle büyük çocuğun altında ezilme hissi yaşarken bir yandan da en küçüğüne karşı bir üstünlük duygusu olacağından nasıl davranacağını ve ne yapacağını bilemediği bir bocalama dönemine girer.Bu çocuklar genelde; kararsız,sorumluluk almaktan çekinen,detaycı bir kişilik özelliği göstermeye başlar.
Ebeveynler her çocuğunu eşit gördüğünü ifade etse de ister istemez bir favori çocukları mutlaka vardır. Bu durum çocuklar arasında çok kolay fark edilebilir.Örneğin; “anne –baba beni seviyor musun?” gibi sorular bir şeylerin ters gittiğinin işaretidir.
Kardeş kıskançlığı asıl olarak; çocuğun değil ailenin davranışlarıyla ortaya çıkan bir durumdur. Anne-baba ancak tüm çocuklar arasında eşit davranış ve duygu hali gösterebilirse ancak kardeş kıskançlığının önüne geçebilir. Diğer bir deyişle; çocuklar ebeveynin davranış yanlışlıklarının mağdurudur.
Kardeşler arasında yaşanan bu kıskançlık ileride çocuğun sosyal ilişkilerinde de büyük ölçüde problem yaşamasına sebep olabilir. Kıskançlık duyguları öfkeyi de beraberinde getireceğinden yine çocukluktan erişkinliğe geçen çocuğun hayatını sekteye uğratacak kötü deneyimler yaşama ihtimali vardır.Öfkeyi dışavurum dolayısıyla yetişkinlik döneminde sert bir sonlanışla kendini gösterebilir.

Kardeş kıskançlığına sebebiyet vermemek ve kıskanç bir birey yetiştirmemek için;
-Yeni doğacak olan bir bebek var ise; daha anne karnındayken büyük çocuğun onunla bağlantı kurmasını sağlayacak ortam ve konuşma yapılmalıdır. Yani kardeşin gelişine önceden hazırlanmalıdır.
-Büyük çocuğa bebeğin ilgi gösterilmesi gerektiğinin sebepleri, buna ihtiyacı olduğunu yine açık bir şekilde ifade edilmelidir.
-Kardeşler arası en ufak bir kıyaslama dahi yapılmamalıdır.
-İlgi ve duygusal aktarım kardeşlere eşit bir şekilde verilmelidir.
-Yeni doğan kardeşin büyük çocukta yarattığı duygu genellikle sevginin azalacağına, ebeveyni kaybetme korkusuna dairdir.Bu yüzden sevginizin azalmadığını ve hep yanında olunacağına dair konuşmalar, davranışlar sergilenmelidir.Bu çocuk-ebeveyn arasındaki güven bağını sağlamlaştırır.
-Çocukların daha sağlıklı birbirine bağlı ve sevgi dolu yetişebilmesi için kardeş krizi ortadan kalkmalıdır. Böyle bir sorunla karşı karşıya olanlar mutlaka bir psikologtan yardım almalıdır.

Biliyoruz ki; kıskançlık doğamızda var ancak onun bizde yarattığı diğer duygu hallerini de düşündüğümüzde bize büyük zararları da var. Bu yüzden çocukluk döneminde serpilmeye başlayan kıskançlığın yetişkinlik dönemimizde bize sorun çıkarmaması açısından önemsemeliyiz. Kıskançlıktan uzak olduğunuz sevgi dolu günlere…

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu