Etiket: travma

Terör olaylarının psikolojimiz üzerindeki etkileri

Terör Olaylarının Psikolojimiz Üzerindeki Etkileri

Uzun bir süredir ülkemizin içinde ve sınırlarında yaşanan olaylar her kesimden her insanı, şiddeti farklı olmak üzere etkilemektedir. Ülke içindeki terör eylemleri bireylerin güvenliğini tehdit etmekte ve var olan bireysel ve toplumsal konforu bozacak saldırılarla baş etmek durumundayız. Bir yandan aramızdan ayrılan tanımasak bile bir şekilde hikayelerini dinlediğimizde kendimizden bir parça bulduğumuz, kendi çocuğumuz, kendi kardeşimiz, kendi anne-babamız, eşimiz dostumuz yerine koyduğumuz insanların kaybıyla yas tutuyor bir yandan da güvenliğimizi sağlamaya çalışıyoruz. ‘Ya bizim de başımıza gelirse’ korkusu bazen bizi evimizden dışarı çıkamayacak derecede etkiliyor.

Korkmak, güvenlik tehdidi olduğu zaman kendimizi korumaya yönelik bir nevi ‘kendini savunmaya al’ sinyalidir, dolayısıyla çok doğal bir duygudur. Terör eylemleri bu bilinçle hareket ederek topluma korku salmayı ve korku neticesinde bir kaos ortamı oluşturmayı, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir ortam hazırlamayı amaçlamaktadır. Bu tür olaylarla sürekli karşılaştığımız zaman bu korkunun ve kaygının şiddeti de dolayısıyla artış gösteriyor ve günlük işlerimizin bile aksamasına, işimize tedirgin gitmemize neden oluyor, dışarıda olan sevdiklerimiz için endişelenme derecemiz de artıyor.

Yani; terörün nihai amaçlarından birisi; insanların temelde en çok ihtiyaç duyduğu güvenlik ve birlik duygusunu yok ederek, kaos yaratmak, toplum düzenini ve ruh sağlığını bozmaktır.
Uzun süreli teröre maruz kalan toplumların stres belirtileri gösterme oranı daha yüksektir.  Psikolojik olarak hazırlıklı olmak, travmanın etkilerini bilmek, travma sonrası stres bozukluğu yaşama oranını azaltmaktadır. Dolayısıyla bu konuya biraz travma boyutunda bakmak yerinde olacaktır.

Travma; kişi gerçek bir tehditle karşılaştığını algılamış, fiziksel zarara maruz kalmış veya buna tanık olmuş, bu esnada da aşırı derecede korku, çaresizlik ve dehşet hissetmişse, bu durum kişi için travmatik bir yaşantı olarak tanımlanabilmektedir. Başka bir deyişle bir olayda; yaşama karşı tehdit algılama, vücudun bütünlüğüne karşı tehdit algılama, sevdiklerimize karşı tehdit algılama, inanç sistemlerimize karşı tehdit algılama söz konusu ise bu olay kişi için travmatik bir yaşantıdır.

Yaşanan olaylardan doğrudan ya da dolaylı etkilenen kişilerin geliştirdikleri tepkiler kişiye göre değişmekte ve çeşitlilik göstermektedir. Olaydan hemen sonra endişe ümitsizlik, suçluluk, öfke gibi duygular açığa çıkabilir. Kalp çarpıntısı, titreme, terleme gibi bedensel tepkiler olabilir. Bunun yanı sıra bedensel olarak kas gerginliği, ağrılar mide ve bağırsak problemleri ortaya çıkabilir. Bu tepkileri fizyolojik ve psikolojik bütünlüğü korumak için verilen bir sinyal olarak da düşünebiliriz. Yaşanılan olayın büyüklüğü ve etkilenme biçimi bu tepkilerin giderek azalması ya da artmasıyla sonuçlanır.

Uzun süredir maruz kaldığımız ülkedeki ve sınırlarımızdaki şiddet ve terör olayları sonucunda bireylerin, gelecek kaygısı, yaşam standartları ve yaşam biçimi endişesi, ticari ve mesleki kaygılar yaşadığını görüyoruz. Birçok planın ertelenmiş, ülkenin gidişatına göre hayati kararlar almaya başlanmış olduğuna da şahit oluyoruz. Tüm bunların neticesinde kaygı derecesinin giderek arttığını söyleyebiliriz.

 

 

Peki ne yapacağız?

 

Yaşanan bu olayların travmayla ilgilisinden bahsetmiştik. Bu kapsamda; psikolojik olarak hazırlıklı olmak, travmanın etkilerini bilmek, travma sonrası stres bozukluğu yaşama oranını azaltmaktadır. Ve yaşadığımız kaygı ve korkularla baş etmemizi sağlamaktadır.

Baş etmek ve travmanın etkilerini azaltmak için ;

  • Travmanın etkisi konusunda bilgi edinmek
  • Travmayı hatırlatan şeylerden bir süre uzak durmak
  • Şiddet içeren görüntülerden uzak durmak
  • Kendimizi yeni ve güvenli deneyimlere kapatmamak
  • Hayatı yeniden düzenleme ve dönüştürmeye devam etmek
  • Fiziksel ihtiyaçları ihmal etmemek (uyku, beslenme vs.)
  • Baş edemediğimizde ve günlük yaşamımızda ciddi aksamalar olduğunda bir uzmana başvurmak

 

Daha iyi, daha huzurlu, sağlıklı ve mutlu yarınlara…

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

postpartum

Doğum Sonrası Depresyon

Doğum, anne ve etrafındakilere mutluluk ve heyecan veren doğal bir süreçtir. Yaşanan bu doğal sürecin keyif verici etkisinin yanında özellikle hem anne için hem de bebek için yeni deneyimlerin kazanılması gereken zorlu da bir yoldur. Hamilelik dönemi  annenin kendi sağlığı ve bebeğin sağlığı için hayatında birçok değişiklik yapmak durumunda kalmasıyla başlamıştır. Doğumla beraber biraz daha büyük değişiklikler gelecektir. Sosyal, ruhsal ve bedenen farklılıklar getiren bu dönem anne için aslında birçok çözülmesi gereken problemle yüzleşmesi anlamına da gelir. Alışık olmadığı bir düzen ve yeni yaşam biçimi oluşturma durumunda kalır. Bu durum annede var olan eski koşulların kaybıyla stres, kaygı gibi duygular yaratmaktadır.  Bebeğin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak, yeterli sevgi ve desteği vermek artık her şeyden daha önemli hale gelmiştir. Ancak kendine de yeterli vakti ayırmak ve yaşanan bu değişimin etkilerini üzerinden atabilmek için her zaman destek ve nefes almaya ihtiyacı vardır. Yapılan birçok araştırma gösteriyor ki;  ‘saçını süpürge eden anneler’ değil, kendine de özel zamanlar ayıran annelerin daha etkin, yeterli ve mutlu oldukları görülmektedir. Annenin yeterli ve mutlu oluşu aynı zamanda bebeğin gelişimine de olumlu etki etmektedir. Bebeğin huzurlu, güvenli, rahat olan anne karnından ayrılışı onun içinde bir krizdir. Bebek anne karnından ayrılmasıyla ilk kaygı duygusunu deneyimler. Ve korunmaya güvene alınmaya ihtiyaç duyar. Bebeğin bu yaşadığı olumsuz duyguları giderecek olan annedir. Dolayısıyla annenin psikolojik olarak iyi hissetmesi bebeğin yaşadığı duyguları tolere edebilmesinde oldukça önemlidir. Diğer bir değişle anne, huzurlu, stresiyle baş edebilen, kendinden, etrafındaki değişimlerden memnun olduğunda ve keyif aldığında bebekte aynı duyguyu hissedecektir.

Annenin ruh halindeki bu değişimler takıntılı, kaygılı, stresli, endişeli duygular eşliğinde depresyona dönüşebilir. Bu süreçte, annede bebeğe ve kendine zarar verme eğilimleri görülebilir. Bu depresyonun  her zaman doğumdan hemen sonra başlayacağı düşüncesi yanlıştır. Doğumdan sonraki 1 yıl içerisinde herhangi bir zamanda da görülebilir. Postpartum dediğimiz bu doğum sonrası depresyon, genel depresyon belirtilerinden farklı değildir. Genellikle mutsuzluk, umutsuz, iştahsızlık, dikkat eksikliği, hüzünlülük, değersizlik hissi, intihar eğilimi gibi belirtiler görülmektedir. Bu durum bir çok lohusada görülebilen bir duygu durum bozukluğudur.

Bunlar dışında, annede bebeği reddetme, onun kendisine ait olmadığı duygusu ve bebeğe karşı yabancılaşma görülebilir. Tüm bunları suçluluk duygusu takip eder. Özellikle sabahın erken saatlerinde enerjinin tamamen kaybedildiği hissi yaşanır. Devamlı ağlamaklı olup, yaptıkları hiçbir şeyden keyif almazlar. Dikkati belli bir yerde odaklamada güçlük, aşırı sinirlilik hali, uyku düzeninde bozulmalar, iştahsızlık, insanlardan kaçma, eve kapanmak isteme, bakımsızlığın başlaması ve cinsel isteksizlik ise postpartum depresyonunun diğer belirtilerindendir.

Postpartum depresyonu diğer adıyla lohusa depresyonu yaşamaya sebep olan başlıca sebepler vardır. Bunların başlıcasını evlilik sorunları oluşturmaktadır. Çiftler arasındaki iletişimsizlik, cinsel soğukluk güvensizlik gibi sebepler aile içi evlilik sorunlarına sebep olmaktadır. Postpartum depresyonuna sebep olan sebeplerden bir diğeri ise beklenmedik gebeliklerdir. Çünkü planlanmamış gebelikler genellikle annenin korku ve kaygı yaşamasına sebebiyet vermekle beraber durumu tetiklemektedir. Yaşanmış travmalar, ani kayıplar, daha önceki gebelikleri esnasında depresyona maruz kalınmış olması, ailedeki iş kayıpları, riskli geçen gebelikler depresyonu tetikler niteliktedir. Doğum sonrasındaki anormaliler, bebeğin sağlıksız doğması, erken doğum gibi durumlarda da annenin psikolojisi olumsuz yönde etkilemekte, travma yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle durumlarda hafif ya da ağır bir depresyon geçirme olasılığı yüksektir. Annenin durumu kabul etmesi zaman alabilir ve hem bebeğin sağlığı hem de kendi sağlığı için harekete geçemez hale gelebilir. Böyle bir durumda annenin ve babanın varsa diğer aile üyelerinin da (kardeş)mutlaka profesyonel destek alması ağır bir depresyon ya da başka bir ruhsal bozukluğu önleyici nitelikte olacaktır.

Postpartum depresyonu (lohusa depresyonu) tedavisine gelecek olursak; bu durumlarda anne sütüne geçmesi sebebiyle ilaç önerilmez ve verilmez. Öncelikle ilaçsız yöntemler tercih edilir. Psikoterapi etkili ve etkin bir tedavi biçimidir. Bunun yanında bebekte ciddi yan etkilere sebebiyet vermeyecek bir takım antidepresan ilaçlar önerilebilmektedir Şiddetli yaşanan depresyon durumlarında annenin mutlaka tedavi görmesi gerekmektedir.

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu