Kategori: Yazılar

Keskin bitişler – İlişkiler üzerine

Bazı ilişkilerin dinamiği farkında olmaksızın sadece ihtiyaçlara dayalıdır. İhtiyaç bittiğinde ya da yeterince karşılanmadığında ilişki de biter. Bu Anna Freud’un tabiriyle “ihtiyaçları tatmin eden nesne” (anne)  artık tatmin etmemeye başlamıştır ve bu artık nesnenin yok oluşu demektir. Nesne, kişi için artık kötüleşmeye /pisleşmeye başlar. Daha birkaç zaman önce baş tacı edilen, ihtiyaca karşılık vermediğinde ya da yeterince doyuma ulaştırmadığında nesnenin tüm besleyici tarafları unutularak keskin bir bitişe götürebilir. Bu bölme mekanizmasının devreye girmesi demektir. Bir türlü bütünleşmeyen bir iniş çıkış görürüz. Nesne, bazen iyi /bazen kötü olarak algılanır. İhtiyaca karşılık verdiğinde iyi, vermediğinde kötüdür. Keskin, bir anda biten ilişkilerin dinamiğinde sıklıkla bu mekanizma yatar.

Bebek normal gelişim evresinde anneyi ihtiyaçları karşılayan tatmin edici bir pozisyonda görür. Bunun klasik bir örneği; bebek açken, annenin bebeğin bu ihtiyacını görüp cevap vermesiyle tatmin edici deneyimi yaşantılamış olur. Bunun tam tersi olarak açken memenin/annenin her ne sebeple olursa olusun bebeğin ihtiyacını karşılamamasıyla acı ve engellenmenin deneyimini yaşar. Bu tatmin eden deneyimler ve hayal kırıklığı yaşatan deneyimler bebeğin normal gelişiminin bir parçası olarak bölmenin devrede olmasıyla karşılık bulur. Henüz bebek bu iki deneyimin yaşattığı ikircikliği (ambivalans) tolere edecek kapasitede değildir. Bölme bu yüzden devreye girerek bebeği bu acı ve tatmin edici deneyimin yaşattığı ikircikliğin gerilimden korur. Burada bahsedilen bölme mekanizması yaşamın ilk yıllarında henüz ego kapasitesi gelişmemiş bebeğin yaptığı en uygun mekanizma olduğu için normaldir. Volkan buna “gelişimsel bölme” adını vermiştir. Bebek için iyi/tatmin edici deneyimlerin fazla olduğunu varsayarsak bunları içselleştirerek ego kapasitesini geliştirmeye başlar. Ancak işler kötü gider olumsuz deneyimler fazla olur ve bebek bunu tolere etmekte zorlanırsa içe atılanlar kötü temsiller olacaktır. Gelişimdeki içselleştirilen iyi/kötü nesne temsillerinin yaratığı patoloji nedeniyle savunma olarak yaptığı bölmeye de Volkan “ilkel bölme” adını vermiştir. Bu yazıda ilkel bölmenin yakın ilişkiler (partner ilişkileri)  çerçevesinde  karşılığını aktarmaya çalışacağım.

İlkel bölme, yetişkin (ruhsallığın olgun olması) bir kişiden beklemediğimiz bir savunma mekanizmasıdır. İlişkiyi ciddi derece iflasa uğratan güçlü bir etkisi vardır. Olgun bir ilişki bazen bir diğerinin (annenin- memenin) olmayacağını kabul eder ve buna katlanabilir. Nesnenin iyi ve kötü yönlerini bir arada görebilir. Kişileri bütünüyle kötü ya da bütünüyle iyi olarak algılamaz. Bu iyilik ve kötülük halini ruhsallık içinde tolere edebilir. Daha olgun bir savunma mekanizması olan bastırmayı devreye sokarak kişiyi daha bütünsel olarak algılayabilmesini sağlar. Ancak bölmenin devreye girdiği daha bebeksi bir konumda ise buna tahammülü olmayacaktır. Yokluğa ve ihtiyacın karşılanmamasına tahammül edemeyerek hırçınlaşabilir ve karşı tarafı bu hınçla yok etmeye başlar. Yani artık yukarıda bahsedilen içsel kötü temsiller harekete geçmiş, geçmişte mahrum bırakan annenin yerini şimdi sevgili/eş almıştır. Bu içsel kötü temsillerin harekete geçmesiyle nesne artık kötü biri haline gelmiştir ve bu saldırı için çok güçlü bir sebep olur. Israrla (tacize varacak şekilde) telefonla aramalar, mesajlar, kapısına kadar gitmeler, arkadaşlarına ulaşma çabaları vs. Cevap alınana kadar bu uğraş sürer. Ulaşıldığında da tahribat devam eder. Ardından pişmanlıklar, özür dilemelerle tekrar eden bir döngü halini alır. Bu sahne defalarca yaşanabilir. Ve böyle ilişkiler keskin bir bitişle son bulur.

İhtiyaçları karşılamayan nesnenin ötekinde yaratığı hayal kırıklığı nedeniyle kendilik tasarımı da ciddi bir yara alır. Bu yarayı kapatmanın en iyi yolu olarak diğerini kötü pozisyona getirip, yok ettiğinde kendi iyi pozisyonda kalarak değersizlik duygusunu da bu yolla onarmaya çalışır. Kötü olarak görülmeye başlanan ve bir anda yok edilmek istenen nesneye anı zamanda umutsuzca bağımlıdır. Ta ki başka bir nesne bulunana kadar.Ve sıklıkla bu örüntüde bir başka ikame nesne bulunmadan sert bir bitişte gerçekleşmez. İhtiyaçları karşılayacak yeni sevgili/eş (anne) arayışı aslında her daim o ilişkinin içinde gizliden gizliye varlığını sürdürür. Tüm yaşanan ilişkiler daha çok doyum sağlamak, ihtiyaç gidermek üzerine kurulmuş olmasından ötürü diğerinin ihtiyaçlarını da görmekte zorlanır. Sadece doyum sağlayıp rahatlamak gibi ilkel bir zeminde ilerleyen ilişki, tatmin olmadığında işe yaramaz kabul edilip bir kenara atılabilecek kadar yüzeysel ve pamuk ipliğine bağlıdır. Böyle bir örüntüde yakın ilişkilerde tatmin olmak neredeyse mümkün değil gibidir. Tatmin edecek nesne arayışları tekrarı sürdürerek devam eder. Hayal kırıklığına tahammül edebildikçe, nesnenin iyi ve kötü yanlarının olabileceği algısı ruhsallık içinde kabul edilebilecek olgunluğa eriştiğinde o ilişkideki keyfi de, yası da daha sağlıklı yaşayacaktır.

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

 

Kaynakça

Akhtar, S., Kramer, S., Paranes, H. (2014). İçimizdeki Anne -Nesne Sürekliliğinin Kavramsal ve Teknik Yönleri. Psikoterapi enstitüsü eğitim yayınları.

Celani, D.P. (1993). The treatment of the borderline patient: Applying Fairbairn’s object relations theory in the clinical setting. Madison, CT: International Universities Press.

Kernberg, K. (2016). Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm. Metis Yayınları- Ötekini dinlemek 7.

Volkan, V. Psikoterapide Nesne İlişkileri. Çev. Ali Algın Köşkdere

Yineleme Zorlantısı / Kurban- Zalim Hikayesi

 

Bazı kişiler hayattaki deneyimlerinin benzer formlarda olduğundan yakınır. Az çok bilince çıkmış bazen de tamamen bilinçdışı olaylar, olgular silsilesi içinde bulur kendini. “Bunlar hep benim başıma geliyor” yakınmasının altında bu yineleme zorlantısı yatar.

Yineleme zorlantısı; kişinin rahatsız edici bulduğu ve onu ruhsal anlamda ne kadar zorlarsa zorlasın tekrar tekrar aynı hikayenin içinde yer alması olarak basitçe tanımlayabiliriz.

Yineleme zorlantısını, psikoterapide çok rastladığımız partner ilişkileri penceresinden ve günlük hayatta  sıkça duyduğumuz “ hep aynı kişiler, hep aynı olaylar” meselesini dinamik bir çerçeveden bakarak anlatmaya çalışacağım.

Tekrarlayan, ruhsallığı zorlayan bazı öykülerde özellikle de  ilişkilerde (arkadaş, eş ,iş..) sıklıkla  bir taraf kurban, bir taraf zalim olarak algılanır.Yaşanan travmatik/dramatik/romantik bir ilişkiden hemen sonra ‘kurban’ın  günün sonunda ‘zalim’e dönüşümünün hikayesinden yola çıkarak yineleme zorlantısının güçlü yapısını aktarmaya çalışacağım.

Herkes öyle ya da böyle yeni bir deneyimde, yeni bir ilişkide ya da tekrarı olan meselelere atılacağı zamanda da bir kurgusu vardır. Bu kurgu bazı kişilerde zaten en başından bir kurban –zalim fantazisiyle başlar (bilinçdışı). Bir süre sonra hakikaten o fantezi gerçeğe dönüşür. Kurgu tekrarı, tekrar kurguyu getirir.

Tekrarlayan olaylar döngüsü bazen kişinin peşini bir türlü bırakmaz ve bir kaç olayla başlayan biri tamamlanmadan diğeri devam eden travmatik öykülerin zarar verici /travmatik tarafı giderek artar. Zaman içerisinde bu döngüden çıkamayan kişi baş etmenin en hasarlı yolunu seçebilir. Aynı hikayede, aynı döngüde sarsılan ruhsallığın baş etme biçimi olarak bir dönem kurban olan, aynı hikaye içerisinde aslında zalimde olmuştur/olacaktır. Kişinin tekrarlayan bu kurgusu zalimliğini de örtbas eden bir işlev görür ve dışarıdaki tehdidi (zalimleri) uzaklaştırmak için çaba sarf etmesi gerekir. Asıl tehdit içeridedir ancak henüz bunu görmek için güçlü bir ego oluşmadığından en iyi bildiği savunma mekanizmasıyla kişi harekete geçer.

Kişi bir süre maruz kaldığı olumsuz/travmatik deneyimlerden sonra ruhsallık hasarlanmaya başlar ve süreç içerisinde yineleme devam ettikçe yara giderek derinleşir. Paranoid tutumlar, sosyal ortamdan uzaklaşma, içe çekilme, depresif semptomlar, bazı alan ve kişileri tehdit olarak algılama eğilimi kendini gösterebilir. Özellikle bu dönemde “uzaklara gitmek istiyorum, artık kimseye güvenim kalmadı”gibi söylemlerle içindeki kırılan parçaları dile bu şekilde döker. Bazen de intikam duyguları kabarır “onlara /ona gününü göstereceğim” gibi ifadelerle intikam senaryolar yazılır. Kişi artık kalkanlarını da, silahlarını da almış savaşa hazır hale gelir. Korunmak zorunda olduğunu hisseden, başka çare bulamayan bir dönemin kurbanı artık zalim gibi olma yolunda emin adımlarla ilerler. Aslında ilk değildir sadece daha görünür olmuş , hiddetlenmiştir. Hüzün, acı yerini öfkeye bırakır. Ağır ve şiddetle seyreden tablolarda fantaziler eyleme dönüşebilir. Zalim olarak algıladığı kişiyi alt edenileceği, zarar verici yollar seçerek rahatlamaya çalışabilir. Bu süreç elbette kısa sürede birden bire değil zaman içerisinde ve tekrarlayan durumlarda ilkel savunmaların eşliğiyle son çare olarak karşımıza çıkar.

Bazen kişi, intikamını içinde, fantazisinde tutabilir. Eyleme dönüşmez. Kırılganlıklarını onarmanın başka ve daha zararsız gibi görünen bir yöntem olarak mağduriyetinin verdiği yoğun duygulanıma katlanmakta güçlük çekerken bilinçdışı yeni benzer nesnelerin arayışına girer. “Bu sefer olacak, halledeceğim” motivasyonuyla benzer nesne üzerinden bir önceki nesneyle yaşanan olumsuz ve incitici durumları onarmayı ve alt etmeyi böylelikle hissettiği olumsuz duyguları hafifletme gayretine gider. Ancak ne yazık ki sonuç yine aynıdır. Kişi sıklıkla korku ve nefretini yansıtacağı uygun nesnelere yönelir. Yani; kurgusunu tekrar canlandırabileceği bir başka oyuncuya… Bu nesne arayışı döneminde kişi uygun nesneyi bulduğunda oradaki tekinsizliği ve arzusu dışındakileri (kişi aslında henüz kendi gerçek arzusunu da görebilmiş değildir) göremez. Bir an önce bulup yoğun rahatlama motivasyonu neredeyse gözleri kör, kulakları işitmez hale getirir. İnkarın devreye girmesiyle aslında oldukça açık olan bir geribildirimi ve tekinsizliği göremez. Kendi inanmak istediği uğurda tüm olumsuz verileri gözardı ederek, tekinsiz sulara yolculuğu başlatır. Yeni oyuncuda gördüğü ufak tefek olumlu detaylar kişiye büyüleyici ve vazgeçilmez gelir, olumsuz olanı da direk dışarı atıp yok eder. Hakikat neredeyse kaybolur, fantazilerin yoğunluğu artar. Süreç içerisinde gelişen olaylar ve olumsuzluklar karşında kişi dehşete düşer ve şaşkınlık içerisinde müthiş bir hayal kırıklığı yaşar. Bu süprizle kişinin tekrar ruhsallığı hasarlanmıştır. Yine tekrarı yaşanan olayın yarattığı, düş kırıklıklarını kucaklamak ve olup biteni anlamanın yerine yine bildiği sularda yüzmeye devam eder. Su ne kadar karanlık ve dalgalı olsa da bir anlık serinlemek uğruna gözünü tekrar karartır.

Bu ilişkide açıkça görülen aslında her iki tarafı da temsil eden karakterin (kurban-zalim) tek bir tarafta olduğuna dair güçlü inanışı vardır. Ve çoğunlukla kurban pozisyonunda yer alır. Yineleme zorlantısı, gücünü, çocukluktaki travmatik deneyimler, ebeveynlerle kurulan negatif ilişkiler temelinden alır. Çocukluk travmalarının, örseleyen yaşam olaylarının, kişinin hayatında oldukça olumsuz etkileri ve ruhsallığı hasarlandıran bir zeminde yer aldığı bir çok araştırma tarafından ortaya konulmuştur. Kişi olayın tekrarını yaşatarak geçmişteki hasarı aza indirme, öç alma vb. bilinçdışı motivasyonla kendi kendini korumaya çalışsa da asıl zarar kendisinin yaratığı olarak karşımıza çıkar.

Psikoterapi özellikle bu ilişkinin döngüsünü kırma, kişinin içgörü kazanmasını sağlama, kendi payına düşeni anlama yolunda oldukça etkindir. Terapistle kurduğu yeni, sağlıklı bir ilişkide aslında başka yolların olduğunu fark eder. Ve daha üst düzey savunma mekanizmalarıyla hayatını düzenlemeye ve yeni yollar aramaya koyulur. Terapist aracılığıyla iyi temsiller içe alınmaya kötülerde içeride anlam bularak bütünleşmeye başlar. Terapistte  kişi için süreçte zaman zaman idealize edilip, zaman zaman kötü nesne haline gelebilir. Tüm bunlar olurken terapistin bunları kapsamasıyla, kişinin içindeki dağılan parçalarda toparlanmaya ve anlamaya çalışıldığı bir ilişki haline gelir. Kişi psikoterapi süresince tüm bu malzemeleri içselleştirerek yeni ve daha bütünlüklü, sağlıklı ilişkilere zemin hazırlamış olur.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

Anne’den-Aşk’a

İlk arzu nesnesi annedir. Bebek annesi tarafından doyurulmak sonra yine doyurulmak ardından yine doyurulmak ister. Yani hayatın ilk yıllarında anneyle kurulan ilk ilişki sadece doyum üzerinedir. Kabaca, bebek acıkır, anne emzirir. Hayatın ilk yıllarında bebeğin bu ilk dürtüsel deneyimi benlik gelişiminin önemli bir parçasıdır. Bu döneme, oral dönem adını veririz. Hayat bu dönemde meme ve ağız arasında geçen hazdan ibarettir. Bebeğin tek amacı almak annenin ise en önemli işlevi vermektir. Anne de bebekte bu dönemde bu ilişkiden haz alır. Annenin bebeğiyle kurduğu bu ilişki yetişkinlikte aşk ilişkisinin yönünü ve sürekliliğini belirleyecektir.

Bu döneme daha detaylıca bakacak olursak; bebek doğduğu an, güvenli ve sıcak ortamdan ayrılmış olmanın kaygısını yaşar. Anne bebeği alır, sarar sarmalar, öper, koklar ve emzirir. Bebeğin memeyle buluştuğu bu müthiş anda anksiyetesi yatışır ve daha az evvel ortalığı yıkarak ağlayan bebek bir an da susup anne memesinin verdiği güven ve doyumla sakinleşir, yatışır ve uykuya dalar. Bu defalarca tekrarlanacak olan sahnenin ilk perdesidir. Ertesi gün tekrar tekrar tekrar… Amaç doymak ve haz almaktır.

Bebeğin bu dönemde dünyayı algılayışı annenin kendi ruhsallığıyla doğrudan ilişkidir. Yani, anne defalarca tekrarlanan bu eylemden keyif alıyor, mutlu hissediyor ve ruhsal enerjisinin bir parçasını çocuğuna yatırabiliyorsa bebekte aynı şekilde keyif alan ve ‘dünya iyi bir yermiş’ algısına sahip olan bir birey olarak büyüyor. Aksi durumda da mutsuz, keyif alamayan bir bireyin ilk deneyimlerine şahit olmuş oluyoruz. Ve dolayısla bebeğin ruhsal aygıtında dünya ve insanlar da kötü doyurmayan, beslemeyen nesneler halini almış oluyor. İyi ve kötü algısının tohumları böylelikle ruhsal aygıtına serpiştirilmiş oluyor.

Anneyle bebek arasında geçen bu seremonide; bebek her ağladığında annenin ilk aklına gelen acıktı, altı pislendi, uykusu geldi gibi o zamanlarda bebek için hayati önem taşıyan ihtiyaçlar oluyor. Şahit olmuşluğumuz vardır kalabalık ve sesli bir ortamda kimse bebeğin ağlamasını duymazken annenin saniyesinde ağlamayı işitmesi ve koşup bebeğine bakması ve ihtiyacını gidermesi müthiş bir içgüdüsel duyumsamanın örneği… Bu elbetteki sağlıklı bir annenin bebeğiyle kurduğu sağlıklı bir ilişkinin de örneğidir. Anne bu dönemde etrafınca kaygılı olarak algılanbilir, bu kaygının aslında bebeğin gelişimi için iyi bir işlevselliği vardır. Yeterince iyi bir annenin, bebeği diğer odadayken bazen ‘acaba ağladı mı?’ gibi kaygılı tonlamaları ve söylemeleri bir yere kadar normaldir. Buna şöylede diyebiliriz; yeterince iyi bir anne bebeğini zihninde tutan annedir. Ancak bunun annenin kendinden vazgeçme pahasına olmaması önemlidir. Bu beklenen ve istenen bir durum değildir. Bu şekilde seyir eden bir ilişkide annenin kendi içsel dinamikleriyle ilgili temel bir noktayı işaret ediyor olabilir. Bebeğin ihtiyaçlarına anında karşılık veren anne bu şekilde bebeğin bu ilk narsisistik deneyimine eşlik etmiş oluyor. ‘Gel’ deyince gelen bir anne bebek için narsistik bir doyum sağlıyor. Bazen anne gecikmeli olarak ya da ilk ağlamada değil 2. , 3. ağlamada çocuğun sesini işitir ya da o anda başka bir işle meşgulken o iş bırakılabilecek durumda değildir ve ilk zamanlarda hemencecik koşup gelen anne bir süre sonra zamanlamaları biraz uzatmaya başlar. Bebek için bu yeni bir deneyimin başlangıcı olacaktır.

Annenin, bebeğin ihtiyaçlarına anında yetişme kaygısı, bir süre sonra ‘biraz geç kalınsa bir şey olmayacağı’ duygusuyla işler biraz daha normalize olmaya başlar. Bebek de ilk narsistik kırılmaları yaşayarak annenin biraz gecikmeli gelişini bir şekilde tolera etme yetisini yavaş yavaş sağlamaya başlayacaktır. Ancak burada annenin sonunda bir şekilde bebeğin ihtiyacını karşılaması koşuluyla gelişen bir durumdan bahsediyorum. Hiç gelmeyen anne ve sürelerin çok fazla uzaması ya da başka birini bebeğin yanına göndererek bebeği oyalaması normal gelişimi sekteye uğratabilir (Burada bir kaç seferlik olan bir durumdan değil tekrarlayan bir paternden söz ediyorum). Tekrarlayan bu olay neticesinde; bebeğin memeye doyum sağlayabilecek düzeyde ulaşamamasıyla aslında memenin yokluğunu deneme fırsatı da elinden alınmış olur. Dolayısla başetmesinin de önüne geçilmiş oluyor.

Özetle; yetişkin aşkının belirleyicisi olarak anneyle deneyimlenen ilk aşk, kuşkusuz büyük önem taşımaktadır. Annenin bebeğine bakımının kalitesi ve sürekliliği hayat boyu sürecek olan tüm nesne ilişkilerinin de kalitesinin belirleyicisi niteliğindedir. Bu dönemi sağlıklı atlatan bebekler yetişkinliğinde aşk ilişkilerinde de sağlıklı ve doyum sağlayabildikleri bir nesneyle temasın keyfini çıkaran bireyler olacaktır. Bu elbette büyümüş olgunlaşmış yetişkini  ‘her şey mükemmel olacak’ düşlemine sürüklemesin. İlişki içerisinde zıtlıklar, problemler, uyumsuzluklar olabilir ancak onarılacak yapıcı bir çerçevede ilerlemesi hem kendinin hem diğerinin iyiliğini düşünerek seyir etmesi sağlıklı bir ilişkinin temelleridir. Sağlıklı bir ilişkiyi, hayat boyu süren olarak algılamak yerine devam ettiği süre boyunca değerlendirmek ve bazen bir ayrılığın da ilişkinin bir parçası olduğunu kabul etmek daha olgun bir tutum olacaktır. Ancak ‘ayrılabiliriz’ ya da ‘asla ayrılmamalıyız’ kaygısıyla ilişki yaşamak değil bunların konu olmadığı ve zihne yoğunlukla gelmediği bir durumda sağlıklı bir ilişki yaşayabilecek olgunlukta olduğumuzu söyleyebiliriz belki de. Yeterince iyi bir annenin yaptığı şey işte tam bu noktada ‘ayrılığın mevzu bahis olduğu durumlarda’ işimize yarayacaktır. Ayrılığı tolere etme ve yas tutma kapasitemiz annenin yokluğuna nasıl başettiğimizle çok ilgilidir. Burada kişisel farklılıklar ve insanın biricikliğini de düşünürsek elbetteki farklılık gösterebilir.

Kişinin sağlıklı oluşu aşkı yaşayış ve algılayış biçimiyle çok ilişkilidir. Diğer bir deyişle de aşık olma kapasitemiz bizim ne kadar sağlıklı olduğumuzu gösterir. Aşk sağlıklı iki insanın yaptığı kıymetli bir hayat deneyimidir. Dolayısıyla aşık olamamak, aşktan korkmak/kaçınmak aşkı değersizleştirmek ya da yoğun çatışmalı ilişkiler yaşamak bir yerde kendimizle ilgili  bir şeylerin yolunda gitmediğine dair sinyallerdir.

 

Uzm. Psk. Gülşah Pınaroğlu

 

Narsisistik Kişilik Yapısını Anlamanın 6 İşareti

1.Reddedilme ve eleştiriye aşırı duyarlılık

Kendilik tasarımları dünyanın en mükemmel ve yanlış yapmayan insanı olması nedeniyle ona zıt düşecek en ufak eleştiri onların yoğun öfke hissetmesine ve karşı saldırıya geçmesine neden olur. Yapılan eleştirileri asla kabul etmez ve onları dinlemez. Kibirli ve uzak bir tavır alırlar. Ya da bir diğerinin eleştirmesine dayanmak güç olması nedeniyle kendilerini karşı taraf eleştirmeden eleştirme yolunu seçerler.

2.Sizde anlamsız bir şekilde rahatsızlık hissi uyandırır.

Büyüklenmeci konuşmaları ve kendinin ne kader önemli vazgeçilmez bir insan olduğunu anlatan konuşmaları sizde rahatsızlık uyandırır. Sürekli olarak başarılarından, parasından, güzelliğinden, bahsederek sizin yetersiz ve eksik olduğunuz hissini uyandırır. Sizde oluşturduğu bir diğer duygu ise “gerçekten ne kadar harika biri” olduğudur. Aynı zamanda ona karşı bir öfkede hissetmeye başlarsınız.

3.Etrafındaki herkesi yönlendirmek ister, kontrol her zaman kendisindedir.

Kendisine talimat verilmesini ve rehberlik edilmesini kabul edemez. Kendisi kontrol etmek istemesi nedeniyle adeta bir koç (rehber ) gibi davranır. Yaptığınız hataları size göstererek bunun doğru yöntemini göstererek sizi yönlendirmeye başlar. Hatta bu hemen hemen her zaman yaptığı bir şeydir. Özellikle iş hayatında kendisinin çok başarılı ve bilgili olması sebebiyle kendisinin ‘hata düzeltici görevini’ almasına neden olur ve herkesi uyarmak, yönlendirmek ihtiyacı hisseder. Bunların çoğu kontrolün kendisinde olmasını istemesiyle ilgilidir.

4.Sebepsiz bir şekilde randevuları değiştirir.

Çok acil bir işi olmamasına rağmen haftalar önce verdiği ya da bir gün önce verdiği randevuları değiştirmek veya iptal etmek ister. Bu randevuları genellikle son dakikada iptal eder ya da randevuya gitmeyerek randevuyu o anda iptal ettiğini öğrenirsiniz. Sebep olarak da, çok önemli bir işi çıktığını  söyleyerek yine ‘önemli ve yoğun bir insan’ olduğunu size empoze eder.

5.İletişimde her zaman dikkat çekmek ister.

 Konuşmalarında, sohbetlerinde  genellikle bilgisini ve sizden farklı konuştuğunu görürsünüz. Kullandığı kelimeler genellikle herkesin kullanmadığı ilk defa duyduğunuz kelimeler olabilir. Afili cümleler kurar ve sizin kurduğunuz basit cümlelere anlamsız ve ne dediğinizi anlamıyormuş gibi bakar. Aynı dili kullanmadığınızı hissedersiniz. Sosyal medya yazışmalarında ve paylaşımlarında da aynı şeyi görürsünüz. Herkesin yaptığı şeyi yapmak yerine en farklı olanı ve en farklı paylaşımları yapmayı tercih eder.

6.Kurallar onlar için geçerli değildir.

İş ya da sosyal hayatta herkes için geçerli olan kurallar onun için geçerli değildir. Çünkü her zaman kuralları aşacak bağlantıları ve gücü olduğunu hisseder. Örneğin; bankada sıra beklemek yerine, bankanın üst düzey çalışanıyla ahbap olmuştur. O kişiyi (daha önce halini hatırını sormadığı) devreye sokarak sıra almadan banka işlemlerini halledebilir. Üst düzey yöneticileri ve daha çok kendi işini kolaylıkla halletmek için kullanır. Gerçek bir dostluk aslında yoktur, onlar onun için sadece bir araçtır. Kendini etrafa o kadar önemli bir insan olarak sunmuştur ki, kimsenin ona bu kurala niye uymadın deme cesareti yoktur.

Narsisistik kişilik yapısına sahip kişilerle yaşamak ve çalışmak oldukça zor olabilir. Bazen çok yoğun ve şiddetli  olan narsisistik davranışlar bazen daha hafif  olabilir. Bu narsisistik kişilerin gün içinde ya da o zaman diliminde yaşam deneyimleri ile ilgilidir. Narsisizmi anlamak onlarla daha kolay iletişim kurmanızı sağlar, iş ve sosyal yaşamda sizi öfkelendirecek ya da kötü hissettirecek davranışları daha kolay tolere edebilmenizi sağlar ve bu kötü duyguları yaşamanız en aza iner. Onlarla empati kurmak onlara yardımcı olmanın en önemli adımıdır. Sizin olumlu davranışlarınız onların farkındalığının artmasını sağlar. Herkesin ve sizin de narsisistik eğilimleriniz olduğunu da unutmayın. Narsisistik kişilik bozukluğunun sizden sadece biraz daha fazla narsisistik yatırım yaptığını bilin. Ve narsisizmin altındaki derin kırılgan yapıya bakmanız onları anlamanızı daha da kolaylaştıracaktır.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

Doğum Sonrası Depresyon

Doğum, anne ve etrafındakilere mutluluk ve heyecan veren doğal bir süreçtir. Yaşanan bu doğal sürecin keyif verici etkisinin yanında özellikle hem anne için hem de bebek için yeni deneyimlerin kazanılması gereken zorlu da bir yoldur. Hamilelik dönemi  annenin kendi sağlığı ve bebeğin sağlığı için hayatında birçok değişiklik yapmak durumunda kalmasıyla başlamıştır. Doğumla beraber biraz daha büyük değişiklikler gelecektir. Sosyal, ruhsal ve bedenen farklılıklar getiren bu dönem anne için aslında birçok çözülmesi gereken problemle yüzleşmesi anlamına da gelir. Alışık olmadığı bir düzen ve yeni yaşam biçimi oluşturma durumunda kalır. Bu durum annede var olan eski koşulların kaybıyla stres, kaygı gibi duygular yaratmaktadır.  Bebeğin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak, yeterli sevgi ve desteği vermek artık her şeyden daha önemli hale gelmiştir. Ancak kendine de yeterli vakti ayırmak ve yaşanan bu değişimin etkilerini üzerinden atabilmek için her zaman destek ve nefes almaya ihtiyacı vardır. Yapılan birçok araştırma gösteriyor ki;  ‘saçını süpürge eden anneler’ değil, kendine de özel zamanlar ayıran annelerin daha etkin, yeterli ve mutlu oldukları görülmektedir. Annenin yeterli ve mutlu oluşu aynı zamanda bebeğin gelişimine de olumlu etki etmektedir. Bebeğin huzurlu, güvenli, rahat olan anne karnından ayrılışı onun içinde bir krizdir. Bebek anne karnından ayrılmasıyla ilk kaygı duygusunu deneyimler. Ve korunmaya güvene alınmaya ihtiyaç duyar. Bebeğin bu yaşadığı olumsuz duyguları giderecek olan annedir. Dolayısıyla annenin psikolojik olarak iyi hissetmesi bebeğin yaşadığı duyguları tolere edebilmesinde oldukça önemlidir. Diğer bir değişle anne, huzurlu, stresiyle baş edebilen, kendinden, etrafındaki değişimlerden memnun olduğunda ve keyif aldığında bebekte aynı duyguyu hissedecektir.

Annenin ruh halindeki bu değişimler takıntılı, kaygılı, stresli, endişeli duygular eşliğinde depresyona dönüşebilir. Bu süreçte, annede bebeğe ve kendine zarar verme eğilimleri görülebilir. Bu depresyonun  her zaman doğumdan hemen sonra başlayacağı düşüncesi yanlıştır. Doğumdan sonraki 1 yıl içerisinde herhangi bir zamanda da görülebilir. Postpartum dediğimiz bu doğum sonrası depresyon, genel depresyon belirtilerinden farklı değildir. Genellikle mutsuzluk, umutsuz, iştahsızlık, dikkat eksikliği, hüzünlülük, değersizlik hissi, intihar eğilimi gibi belirtiler görülmektedir. Bu durum bir çok lohusada görülebilen bir duygu durum bozukluğudur.

Bunlar dışında, annede bebeği reddetme, onun kendisine ait olmadığı duygusu ve bebeğe karşı yabancılaşma görülebilir. Tüm bunları suçluluk duygusu takip eder. Özellikle sabahın erken saatlerinde enerjinin tamamen kaybedildiği hissi yaşanır. Devamlı ağlamaklı olup, yaptıkları hiçbir şeyden keyif almazlar. Dikkati belli bir yerde odaklamada güçlük, aşırı sinirlilik hali, uyku düzeninde bozulmalar, iştahsızlık, insanlardan kaçma, eve kapanmak isteme, bakımsızlığın başlaması ve cinsel isteksizlik ise postpartum depresyonunun diğer belirtilerindendir.

Postpartum depresyonu diğer adıyla lohusa depresyonu yaşamaya sebep olan başlıca sebepler vardır. Bunların başlıcasını evlilik sorunları oluşturmaktadır. Çiftler arasındaki iletişimsizlik, cinsel soğukluk güvensizlik gibi sebepler aile içi evlilik sorunlarına sebep olmaktadır. Postpartum depresyonuna sebep olan sebeplerden bir diğeri ise beklenmedik gebeliklerdir. Çünkü planlanmamış gebelikler genellikle annenin korku ve kaygı yaşamasına sebebiyet vermekle beraber durumu tetiklemektedir. Yaşanmış travmalar, ani kayıplar, daha önceki gebelikleri esnasında depresyona maruz kalınmış olması, ailedeki iş kayıpları, riskli geçen gebelikler depresyonu tetikler niteliktedir. Doğum sonrasındaki anormaliler, bebeğin sağlıksız doğması, erken doğum gibi durumlarda da annenin psikolojisi olumsuz yönde etkilemekte, travma yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle durumlarda hafif ya da ağır bir depresyon geçirme olasılığı yüksektir. Annenin durumu kabul etmesi zaman alabilir ve hem bebeğin sağlığı hem de kendi sağlığı için harekete geçemez hale gelebilir. Böyle bir durumda annenin ve babanın varsa diğer aile üyelerinin da (kardeş)mutlaka profesyonel destek alması ağır bir depresyon ya da başka bir ruhsal bozukluğu önleyici nitelikte olacaktır.

Postpartum depresyonu (lohusa depresyonu) tedavisine gelecek olursak; bu durumlarda anne sütüne geçmesi sebebiyle ilaç önerilmez ve verilmez. Öncelikle ilaçsız yöntemler tercih edilir. Psikoterapi etkili ve etkin bir tedavi biçimidir. Bunun yanında bebekte ciddi yan etkilere sebebiyet vermeyecek bir takım antidepresan ilaçlar önerilebilmektedir Şiddetli yaşanan depresyon durumlarında annenin mutlaka tedavi görmesi gerekmektedir.

 

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

Kilonun Psikolojisi / Duyguları Yemek

Ülkemizde obezite hızla artmaktadır.Sağlık bakanlılığının yaptığı araştırmaya göre kadınlarda görülme oranı %41,erkeklerde %20,toplum genelinde %30 şeklinde bulunmuştur.Toplamda fazla kilolu olanlar %34 fazla kilolu ve şişman olanlar %65 çok şişman olanların oranı %3 olarak bulunmuştur.Peki bu hızla artan kilo probleminin nedenleri nelerdir? Üretilen ve tüketilen ürünlerin, gıdaların yanı sıra psikolojik bir boyutu var mıdır?
Yeme bozuklukları çerçevesinde değerlendirecek olursak, yemek yememek veya yenildikten sonra alınan besinin çeşitli yöntemlerle dışarı atılması nasıl ki psikolojik bir rahatsızlığın sebebi ise aşırı yemek yemekte aynı şekilde psikolojik boyutları olan bir durumdur.Dolayısıyla kilo problemini ortadan kaldırmak,yeme alışkanlığını düzene sokmak için bunun psikolojik nedenlerine değinmek ve diyetisyenle ortak bir yol izlek önemlidir.“İnsanlar neden yiyor ?” sorusuna bulduğumuz tüm cevaplar problemin ortadan kalmasında atılacak en önemli ve sağlam adım olduğunu düşünmekteyim.Kaynağı bilinmeyen hiç bir problem çözüme ulaşmamakla beraber problemden kurtulmak için başvurulan tüm yollar kişiyi stresli ve yorucu bir maratona maruz bırakacaktır.Ve dolayısıyla kişi kilo probleminden kurtulmak için harcadığı zaman ve eforla birlikte fayda sağlayamadığını gördüğünde ümitsizliğe düşecek depresif belirtiler göstermeye başlayacaktır.
Yemek yeme isteğinin iki türlü boyutu vardır; fizyolojik acıkma ve duygusal acıkma. Fizyolojik acıkma bilindiği üzere direncimizi, bedenimizin sağlığını koruyabilmek için gidermek zorunda olduğumuz ihtiyaç dahilindedir.Duygusal acıkma ise; üzüntü,sevinç,öfke,kıskançlık gibi duyguların yemek yeme ile ilişkilendirilmesidir.Kişi duygusal acıkma ile yemek değil aslında halledemediği duygularını yemeye başlar. Duygusal acıkma farkında olmadan bir çok kişinin yaşadığı bir durumdur ancak bağımlılık haline dönüştüğünde problemler artmaktadır.
Aşırı yemek yemek oral fiksasyonun bir sonucu olarakta düşünebiliriz.Yani kişinin geçmişinde 0-1 yaş arasındaki oral dönemde ki duygusal hazzın ağız yoluyla aktarımında yaşanan sıkıntılar ileri ki yaşlarda çeşitli sorunlara neden olmaktadır.Bu psikanalitik yaklaşıma göre annenin ya da bakım veren kişinin,çocuğun o dönemde ihtiyaçlarını karşılayamaması, yanlış davranışlar çocuğun duygusal olarak doyumunu engellediği için ileri yaşlarda elde edemediği duygusal boşluğu doldurmak için çeşitli yollara başvuracaktır.Doğal olarak aşırı yemek yemekte oral dönemde yaşanan sıkıntıların bir getirisi olarak düşünülebilir.
Tüm bunların yanı sıra kişinin beden algısı, benlik saygısı ve değişime açıklığı süreci etkilemektedir.Kişinin beden algısı görünenden farklı olabilir yani kendisine baktığında başkalarının gördüğünden daha farklı görüyor olabilir,kendisini değersiz hissedebilir değer kazanma yolunun kilo vermekten geçtiğini düşünüyor olabilir, topluma kendisini kabul ettirmek gibi bir çaba dahilinde kilo vermek için diyetisyene başvurmuş olabilir.Yani bireyin ne için kilo vermek istediği diyetisyene neden başvurduğu kilit noktadır.Problemin ruhsal ve bedenen sağlıklı bir şekilde ortadan kalkması için bu sorulara cevap bulmak ve kişiyi bununla yüzleştirmek en önemli süreçtir.Bu yüzleştirmeyi geçerek direk diyetisyene başvuranlar elbette ki çözüm sağlıyor.Ancak daha halledemediği bir çok sorun var iken bireyin kilo vermesi ya geçici bir süreç oluyor ya da ruhsal bir bunalım içinde kendini buluyor.Psikolojik nedenleri ortadan kaldırmadan fizyolojik görünüme kavuşmak tam bir çözüm değil geçiştirici bir çözümdür.Yani bireyin kilo problemiyle tekrar karşılaşması pek mümkündür.Önemli olan diyetisyenle beraber verilen kilonun korunması ve ruhsal çöküntüye sebep olmadan bu değişimi sürdürebilmektir.
Herkese bedensel ve ruhsal sağlığın zinde olduğu günler dilerim….

Uzm.Psk.Gülşah PINAROĞLU

Borderline (sınırda) Kişiliğin Aşk İlişkileri Üzerindeki Etkileri

Borderline kişilik ilişkilerini oldukça zorlayıcı ve inişli çıkışlı yaşar. Çoğunlukla ilişkileri hüsranla biter ve hemen yeni bir ilişki arayışına girer. Kalıcı bir ilişki sürdürmek oldukça güçtür, çünkü bu kişiler sevgilisinin/eşinin iyi ya da kötü yönlerini bir arada göremez, dolayısıyla ilişki hep yara alır. Bir gün hoşuna giden bir şey yapan sevgili onun için dünyanın en iyisidir, aynı kişinin hata yapma olasılığını kabul edemez ve hata yaptığı anda dünyanın en kötüsü olur. Sürekli olarak terkedilme ve sevgilinin yok olmasına ilişkin korkuları vardır bu korku ve kaygılar onun ilişkide kontrol edilemez davranışlar ve duygular yaşamasına da sebep olur. Bir kaybı yaşama ve yas tutma becerisi hiçbir zaman gelişmemiştir ve buna dayanacak gücü olmaması nedeniyle terkedilmemek adına ciddi uğraşlar sarf eder.

Hatta bazen çelişik gelse de yakınlaşan sevgiliyi kendinden uzaklaştırıcı davranışlarda bulunur ve sevgilisi kendisinden uzaklaşınca yakınlaşmaya başlar bu davranış dakikalar içinde bile olabilir. Birden değişen bu davranış ve duygu dalgalanması karşındaki kişide de net bir şekilde fark edilir. Burada yaptığı aslında bi nevi bir testtir, sevilebilirliğini ve değerini görmek için yaptığı bilinçdışı bir davranışta diyebiliriz. Ancak borderline kişi bunların hiç birini bilinçli bir şekilde yapmaz.
Borderline kişiler aşırı yakınlıkta boğulma ve işgal edilme duygusuna kapılır ve karşısındakinden uzaklaşmaya başlar. Uzaklık ise yoğun bir korku yaratır ve yapışma hissi doğurur. Mesafeyi bir türlü koruyamaz ya çok uzak ya çok yakın olma isteği içerisinde gidip gelen bir seyri vardır ilişkinin.

Savunma mekanizmalarını oldukça sık kullanırlar. Bölme bunların en başında gelir, karşındaki kişiyi iyi ve kötü görme eğilimi bu yapmış olduğu savunma mekanizmasının bir etkisidir. Sevgilisini/eşini iyi ve kötü yönleriyle bir bütün olarak göremez. Aynı zamanda ilkel savunma mekanizmaları da vardır. Bunlardan biri yansıtmadır, örneğin; kendisinin aldatma fikri ve eylemi olması nedeniyle sevgilisinin onu aldattığını düşünmesi ve suçlaması. Yine bir diğer savunma mekanizması yansıtmalı özdeşim; sevgilisi tarafından flörtöz olmakla suçlanıyor ve bir süre sonra öylemiş gibi düşünmeye ardından kendini suçlamaya başlaması da buna örnek olabilir. İnkâr da en çok kullandığı savunma mekanizmalarındandır. Örneğin; sevgilisinin ondan ayrılmak istemesini kabul edemeyip hala ilişkiyi sürdürme istediği ve hala ilişkide olduğunu düşünmek. Bir diğeri de değersizleştirmedir. Özellikle sevgilisini tamamen kötü olarak algıladığı zamanlarda onu değersizleştirecek söylemlerde ve davranışlarda bulunur, buna ek olarak kendini yüceltici tüm güçlülük dediğimiz savunmayı yaparak karşındaki alt etmeye çalışır.

Ayrıca borderline yapıdaki kişilerin paranoid düşünceleri de vardır, özellikle kıskançlık duygularını perçinleyecek ‘aldatılıyorum’ fikrine hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen inanır ve bu nedenle ilişkide büyük tartışmalar çıkararak karşı taraftan hınç alır. Hatta bu fikre inanması nedeniyle kendisi de aldatma eğilimine girerek intikam alma yoluna koyulur. Böylelikle içinde olan öfkeyi eyleme vurarak kısa süreli bir rahatlama sağlar. Bunun dışında bir çok kişi için nispeten önemsiz olan en ufak durum bile borderline yapıdaki kişilerin kontrol edilemez bir öfke yaşamlarına sebep olabilir. En ufak bir detay dünyanın en kötü şeyi olmuşçasına canını yakabilir ve sorun teşkil edebilir.
Aşk ilişkilerine ciddi bir yatırım yapar bütün zihni bununla meşgul ve başka bir şey düşünemez olur. Dolayısıyla iş hayatında ve arkadaşlıkları da aynı düzlemde ilerlemesi nedeniyle bir türlü istikrarlı olamaz ve kalıcı dostluklar kuramaz. Aslında tüm ilişkiler pamuk ipliğine bağlıdır.

Yalnız kalma toleransları oldukça düşüktür. Hayatlarında ilişki yaşamadıkları dönem neredeyse yok gibidir. Biten bir ilişkinin hemen ardından eski ilişkinin yasını tutmadan yeni bir ilişkiye tüm enerjisiyle başlar ve eski ilişkisini tamamen unutmuş ve hiç yaşanmamış gibidir. İlişki yaşayacak herhangi birisini bulamadığı durumlarda aylarca iletişim kurmasa bile arkadaşlarını arayarak sanki dün görüşmüş gibi bir yakınlıkla görüşme ve buluşma talebinde bulunur. Reddedildiği durumlarda da derin bir öfke ve depresif bir duygu durum seyreder ve yeni arayışlara koyulur. Bu dönemde ısrarcı ve işgalci bir hal alabilir. İlişki yaşayacak birini bulduğunda iste tekrar arkadaşlardan uzaklaşır ve tanımıyormuşçasına bir tavır alır.

Hayatı boyunca bu şekilde yaşayabilir ve hep aynı şeylerin yaşadığından bazen yakınsa da farkındalığı oldukça düşüktür. Bunun bir problem olup olmadığıyla ilgili bir fikri olmayabilir. Elbetteki tüm borderline yapıdaki kişiler böyle değildir farkındalığı yüksek olanların bir problem olduğunu anlayarak profesyonel bir yardım alması gerektiğini farkeder. Ancak psikoterapiye başvuruları tam bir farkındalık oluşturmalarından değildir. Genellikle biten bir ilişkinin ardından derin bir depresyon yaşamalarından sonra olur.

Tüm bu yaşanılan süreç çocukluk deneyimleriyle ilgilidir. Bakım veren kişiyle /anneyle kurulan bağın yetişkinlikteki seyridir. Yetişkin olmuş bu birey aslında hala anneden kopamamış ve anneyle kurduğu bu yakın-uzak/ iyi -kötü dengeli olmayan ilişkiyi tekrar etme eğilimi içindedir.

Psikoterapi bu sistemi dengeli hale getirmeye çalışır. Danışanın yaşamış olduğu bu zorlu, inişli çıkışlı süreci önce terapi odasında halletmeye çalışarak gündelik hayatında daha süreğen ve dengeli ilişkiler kurmasını sağlar. Danışanın yaşadığı engeller karşısında duygu durumu kontrol altına alınarak başetme mekanizmaları güçlendirilir.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

İyileştirici Bir Güç : Oyun Terapisi

Oyunun önemi

Oyun çocukların ruhsal dünyasını anlayabileceğimiz en iyi etkinliktir. Çocuklar yetişkinler gibi duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edemezler. Her çocuk gelişim dönemine göre isteklerini, rahatsızlıklarını o yaşın elverdiği şekilde ifade edebilir veya yansıtabilir. Çocuklardan bunun üstünde bir şey beklemek elbette ki mümkün değildir. Ancak konuşmaya başlayan daha doğrusu cümle kurmaya başlayan çocuğun her şeyi ifade edebileceğini düşünürüz. Özellikle okul çağı çocuğunun artık bir çok problemi hallettiğini varsayıyor ya da bir yetişkin gibi davranmasını bekleyerek yaptığı bir davranışı bir yetişkin davranışı gibi değerlendiriyoruz. Dolayısıyla da çocukları anlayamıyoruz. Elbette ki onlar birer çocuk ve bir yetişkin gibi davranmayacaktır. Bir çocuğun davranışlarını anlamak o kadar basit ve göründüğü gibi değildir. İyi gözlem yapan, farkındalığı yüksek , çocuk gelişimi ve psikolojisi konusunda bilgili ebeveynlerin çocuklarını anlama konusunda oldukça başarılılar. Ancak bu bile bazen yeterli olmayabiliyor. Çünkü ebeveynler çocuklarına objektif olarak bakmaları ve analiz etmeleri duygusal bağları nedeniyle oldukça güç. Oyun; burada işleri biraz daha kolaylaştırıyor. Çocuğun duygularını, düşüncelerini, gelişimini, zekasını, travmalarını anlamanın en iyi yolu olan oyunu yorumlamakta oyun kadar önemli. Bunu elbette her ebeveynin profesyonel şekilde yapması beklenemez. Ancak sadece ebeveynlerin çocuklarıyla sık sık ve düzenli oyun oynamaları bile bir çok şeyi halledebilir.

Oyun terapisi nedir?
Oyun terapisi; oyunun öneminin fark edilmesiyle bilimsel veriler sonucu faydasının da kanıtlanması neticesinde ortaya atılmış ve geliştirilmiştir. Oyun terapisi, çocuk psikoterapisinin ortaya çıktığı zamandan bu yana kullanılmış ve zaman içerisinde gelişim göstermiştir. Yaklaşık 30-35 yıllık bir tarihi vardır. Dünyada çocuklarda en çok kullanılan ve etkinliği oldukça yüksek olan bir terapi çeşididir.
Oyun terapisi; oyuncakların aktif bir şekilde kullanıldığı her bir oyuncağın terapide anlamı olan bir sistem üzerine kuruludur. Oyun terapisi; çocuğun ihtiyacına göre çeşitlilik gösterir dolayısıyla yöntem bakımından değişiklik göstermektedir. Özellikle yönlendirilmemiş (non-directive) yani hiçbir müdahale ve yönlendirme olmadan yapılan oyun terapisi çocukların ruhsal dünyasını, travmalarını, zekasını, gelişimini oldukça açık bir şekilde ortaya koyan bir tekniktir. Çocuk bu oyun alanında her istediğini (belli kuralları aşmada) yaparak ve oynayarak kendi kendini onarmaya başlar. Bu esnada terapist çocuğu aynalayarak yani; yaptıklarını, oynadığı oyunu ve duygularını oyun terapisi diliyle çocuğa eş zamanlı anlatır. Çocuk bu şekilde görünürlüğünü hisseder, duygularının farkına varır ve problemlerin onarımı başlar.
Yönlendirilmemiş oyun terapisinin dışında Bilişsel davranıcı oyun terapisi de çocuğun ihtiyacına göre daha kurallı, farklı bir çok oyunla, bir çok travma ve psikolojik problem halledilebilmektedir. Bu teknikte terapist yönlendirmesi ön planda olsa da çocuğa kontrolün yine onda olduğu hissettirilir.
Bunların dışında aynı zamanda ailede oyun terapisi eğitimini alabilir kendileri evde çocuklarına bu tekniği tüm aile bireyleriyle uygulayabilir. Bu tekniğe Filial aile terapisi denir. Sadece çocuk değil aile ilişkilerini de güçlendirici bir yönü vardır. Anne-baba arasında ki problemlerde, ebeveyn ve çocuklar arası problemlerde, kardeşler arası problemlerde onarıcı bir rol oynar.

Kimler oyun terapisi alabilir?
3-12 yaş arası tüm çocuklar oyun terapisine uygundur. Oyun terapisi illaki bir problem olduğu zaman uygulanacak diye de bir kaide yoktur.

Oyun terapisi özellikle hangi çocuklara uygulanır?
• Yıkıcı davranış sorunu olan çocuklar
• İnatçı ve kural dinlemeyen çocuklar
• Uyku veya yeme bozukluğu olan çocuklar
• Kaygı ve korku yaşayan çocuklar
• Depresif çocuklar
• Kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklar
• Problem çözme becerisi düşük olan çocuklar
• Okul fobisi olan çocuklar
• Yaşına uygun olmayan bebeksi davranış gösteren çocuklar
• Özgüven düşüklüğü olan çocuklar
• Seçici konuşmamazlık (selektif mutizm)
• Sürekli ve uygun olmayan ortamalarda mastürbasyon yapan çocuklar
• Hayvanlara, eşyalara ve kendine zarar verme davranışı olan çocuklar
• Somatizasyon ve Konversiyon bozukluğu olan çocuklar
• Bağlanma sorunları olan çocuklar
• Patolojik yalan söyleyen çocuklar
• Çalma davranışı olan çocuklar
• Kronik rahatsızlığı olan çocuklar ( böbrek, kanser vs.)
• Ebeveynlik becerilerini eleştiren anne-babanın çocukları
• Boşanmak üzere ya da boşanmış ailelerin çocuklarına
• Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar
• Öğrenme güçlüğü olan çocuklar (ÖÖG)
• Sınır problemi olan çocuklar
• Akademik becerisi düşük olan çocuklar
• Terör ve savaş mağduru çocuklar
• Fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmış çocuklar
• Çeşitli nedenlerle travma yaşayan çocuklar

Çocukların fiziksel ihtiyaçları kadar duygusal ihtiyaçları da oldukça önemlidir. Sadece fiziksel ihtiyaçlara odaklanan ebeveynlerin çocuklarının yaşadıklarını, hissettiklerini, ruhsal dünyalarını anlamaları güç oluyor. Bu geliştirilmediği ve ihmal edildiği sürece de çocuklarda bazı gelişimsel ya da psikolojik problemler meydana gelebilir. Çocuğun fiziksel ihtiyacında bile duygusal bir kâr vardır. Duygusal ihtiyaçları karşılamak ve ruh sağlığına iyi gelecek ebeveyn davranışı her zaman istenilendir. Bu ihtiyaçları karşılamanın en iyi ve kolay yolu olarak da bakabiliriz oyuna. Oyunsuz çocuk, oyuncaksız çocuk düşünülemez.
Oyun çocukların dilidir, basitçe “oyun işte” denilemeyecek kadar önemli ve çocuğun ruh sağlığına, gelişimine faydalıdır. Çocuk oyunla hem öğrenir hem de iyileşir. Ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte bol bol oyun oynaması tüm uzmanlar tarafından tavsiye edilmekte ve araştırmalarda oyunun önemi konusunda anlamlı sonuçlar vermektedir. Dünyada ki tüm çocukların oyun ve oyuncaksız kalmaması dileğiyle…

Uzm.Psk.Gülşah PINAROĞLU

7 Maddede Sosyal Anksiyete

Sosyal Anksiyete bozukluğu diğer adıyla Sosyal fobi ; utangaç ve çekingen olmanın ötesinde işlevselliği ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen kaygı bozukluğu sınıfında yer alır.

Belirtileri genellikle çocuk yaşlarda başlar ve yetişkinlik boyunca devam eder.

Sosyal anksiyetenizin olduğunu düşünüyor ya da çevrenizde sosyal anksiyetesi olduğunu düşündüğünüz birileri var ise aşağıdaki maddeler sizi ilgilendirebilir:

1. Kendilerinin rezil olacağını düşünürler

Sosyal bir ortama girdiğimizde diğer insanlarla tanışıp, sohbet etmek gayet olağan bir şeydir, hatta sosyal ortamların bir amacı da insanlarla tanışmak, kaynaşmaktır. Sosyal anksiyete bozukluğu olan birisi bu ortamlardan uzak durur. Ortama girmekten büyük korku ve kaygı duyar. Diğerleriyle ve kendiyle alakalı olumsuz düşünceler geliştirir. Davranışlarının ve konuşmalarının diğerleri tarafından eleştirileceği ve kendinin rezil olacağı fikrine kapılır.

2. Kendilerinin utanç verici olduğunu düşünürler

Diğerlerinin onun hakkında aptal olduğunu düşündüğüne inanır. Kendinin berbat/utanç verici ve hep kaybeden biri olarak düşünür. Reddedilme korkuları nedeniyle fikirlerini söylemekten çekinirler, belirsiz/tanımadıkları ortamlara girmekten sakınırlar.

3. Sadece belirli birkaç kişinin yanında rahat hissederler

Sosyal anksiyetesi olan bireyler belli bir kaç kişiyle, en yakın arkadaş, ebeveyn ya da bir kardeşiyle rahat hissederler. Genellikle sosyal bir ortama katılmaları gerekiyorsa yanında mutlaka yakın hissettiği bir kişiyi yanında götürürler ve kendilerini biraz daha güvende hissederler. Ama bu yine çok rahat oldukları anlamına gelmez.

4. Diğerlerinin olduğu bir ortamda korku ve endişe duyarlar

Toplantıda yapılacak bir konuşma ya da toplum içindeki ufak bir söz alma bu kişiler için oldukça zordur. Yaşanan yoğun kaygı; kalp çarpıntısı, titreme, terleme, yüz kızarması gibi fizyolojik belirtilere neden olur. Daha sonra bu yaşanan fiziksel belirtilerin diğerleri tarafından görüleceği düşüncesiyle utanç duygusu da yaşamaya başlarlar.

5. Belirli sosyal korkuları yaşarlar

Sosyal anksiyetesi olan bazı insanlar kamusal yerlerde konuşmaktan korkarlar. Başkalarının önünde yazı yazma, halka açık yerlerde yemek yeme gibi durumlarda da aşırı kaygı yaşarlar. Sosyal anksiyetesi olan bireyler telefonda konuşurken de korku duyarlar.

6. Sosyal becerilerini eleştirirler

Kendilerini sosyal etkileşimlerini/ performanslarını analiz etmeye fazlaca zaman harcarlar. Kendi yapacakları konuşmaları sürekli olarak prova ederler ve düşünürler. Kusurlarını abartarak kendilerini yargılarlar.

7. Düşünceleri genellikle kendi kendini besleyen kehanetlere dönüşür.

Sosyal anksiyetesi olan bireyler sosyal ortamlarda o kadar kendisiyle ve kaygı belirtileriyle meşguldür ki bulunduğu ortama adapte olmakta zorlanır. Böylelikle korktuğu şey başına gelir garip davranışlar sergileyebilir. Neticede “insanlar benim garip olduğumu düşünüyor” düşüncesini beslemiş olur.

Sosyal Anksiyete bozukluğu olan bireylerin otomatik olarak gelen olumsuz düşünceleri vardır bunlara bazı örnekler:
(Bu kısım Prof.Dr.Ertuğrul Köroğlu’nun kitabından alıntıdır.)

Panik duyacağım
Toplantıda herkes benim aptal olduğumu düşünecek
Sunumum berbat geçecek
Telefonu açtığımda söyleyecek bir şey bulamayacağım
Hata yaparsam işimi kaybederim
İnsanlar beni sıkıcı buluyorlar
İnsanlar benim kaygılı olduğumu hep bilirler
Her zaman ilginç başkalarını eğlendiren biri olmalıyım

… gibi kontrol edilemeyen düşünceler gelerek kişinin anksiyetesinin artmasına ve anksiyete döngüsüne girmesine sebep olur. Aynı zamanda kişi bu gelen düşüncelerin mantıksız olduğunu da bilir. Ancak nasıl baş edebileceğini bilmediğinden bu düşünceler geldiği için de kendini suçlamaya başlar.

Sosyal anksiyete tedavi edilebilen bir durumdur. Psikoterapiyle oldukça iyi sonuçlar elde edilmektedir. Sosyal anksiyeteniz olduğunu düşünüyor iseniz, bir uzmandan destek almanızı ve tedavi sürecine başlamanızı öneririm.

Uzm.Psk.Gülşah Pınaroğlu

Ergenlikte Aşk

Ergenlik dönemi; çatışmaların yoğun yaşandığı, bedensel ve ruhsal dengesizliğin içinde savrulup giden bireyin duygularını da en uçlarda yaşandığı dönemdir. Sevgi nesnesi arayışı bu dönemde dışa bağımlıdır. Hemcinsle yakınlaşma anlamlı hal almış ve yoğun doyum noktası burada gizlidir.
Ergen melankoliktir. Bu melankolinin temel sebebi aslında giden çocukluğa duyulan yastır. Bir yandan da libidinal bir kararlılıkla kendine uygun olan hemcinse yönelen ciddi bir uğraş, ruhsal yoğun bir yatırım vardır. Artık aile üyeleri önemini kaybetmiş, dışarıya olan ilgi yoğunlaşmıştır. Aşk arayışı bir süre hayatın gerçeği halini alacaktır. Belki de var olan çocukluk kaybının hüznüyle, yaşama tutunmanın farkına varılmayan sürecidir.

Aşk hayata bağlar…

Yaşamın temel kaygısı birliğin korunmasıdır. Organizma bütünlüğünü ve tutarlılığını korumak için birleşmeye ihtiyaç duyar. Ergenlik dönemindeki cinsel birleşme bu açıdan bakıldığında yaşam ilkesine uygun bir eylemdir. İnsan bir kez tattığı doyumu hayat boyu sürmesini ister. Çocukluktaki alınan narsistik doyumu tekrar bu dönemde sağlamaya çalışacaktır. Benlik ideali oluşumuyla kendini seven ergen bir taraftan ötekinin aşkını fethedecektir. Diğerini idealize ederek aşk nesnesini bulmaya odaklanır.
Ergenlik döneminde aşk önemli bir dönemeçtir. Ergen aşkta risk ve tehlike olduğunu hisseder. Korku ve kaygı devamında gelecektir. Ergen çoğunlukla ilk aşk nesnesini terk eder ve bunun yasını tutar. Arzunun tümüyle duyulmasının mümkün olmadığı düşüncesi onu aşktan uzaklaştırır. Platonik aşıklara bu dönemde oldukça rastlarız.
Ergenin aşkında kaynaşma, bir arada olma, aşırı ilgi istemine de oldukça rastlarız. Aslında burada bireysel farklılıklar ve çocukluk dönem oldukça etkendir. Her ergen aşkı fırtınalı yaşamaz ya da aşktan uzaklaşmaz. Ancak duygular itibariyle yoğun bir dönem olması nedeniyle genellikle dışa atfedilen anlamla da artmasıyla ikili ilişkiler daha bir inişli çıkışlı hal alır.
Ergen bir üçüncünün olmadığı ikili bir beraberliği hayal eder. Yoğun kıskançlık, sahiplenme duygusu tüm benliği kaplayabilir ve bir üçüncüye tahammülü elbette ki zordur. Etraftaki tüm üçüncü kişiler hatta bu bezen karşı cinsin hemcinsi bile olabilir kıskançlık yaşamasına sebep olabilir. Bu da aslında çocukluk dönemindeki ödipal karmaşadan gelmektedir.

Aşk bazen ölümü çağrıştırır…

Ergenin bu dönemde birleşmeye olan yoğun isteği bir anlamda diğer nesnenin ölümü anlamını taşır. Bu elbette ki gerçek bir ölüm değildir. Aşk nesnesi benlik halini almasından ötürü ona atfetdilen anlam gittikçe daha yoğunlaşacak ve diğeri karşında kendi var olan benlik yavaş yavaş yok olmaya başlayacaktır. Yani diğer bir deyişle ergenin kendine olan aşkının diğerine yöneltmesiyle tedirginlik başlar bu ergene ölümü çağrıştırır. Bu bilinçli bir çağrışım değildir.
Tüm bu süreçler ergen için anlamlı hale gelmesi zaman alacaktır. Sadece aşkta bu kadar karmaşık ve bir çok psikolojik süreç varken diğer bir çok çatışmayla da uğraştığını göz önüne alırsak bir ergenin melankolik olmaması mümkün değil gibi gözüküyor.
Yetişkinlik dönemiyle birlikte tüm bu süreçlerin bir öğrenme olduğunun farkına varır. Ergenlik aşkları derin yaralar bırakır ancak arzunun tümüyle doyurulmasının yanılsama olduğunu düşündüğü için kolay unutulur. O dönemde hissedilen acı ve duygusal yaralanmalar çabuk kapanır. Erişkinlik döneminde, ergenlik dönemindeki tüm süreçleri sağlıklı atlatan birey, daha kontrollü ve çocukluktan, ergenlikten sıyrılmış bir aşk yaşamaya hazırdır.

Ebeveynlerin Bilmesi Gerekenler

Aşk bir ergen için en doğal duygudur.
Ergenlik dönemindeki aşk normal gelişimin bir parçasıdır.
Aşk, akran ilişkilerini kuvvetlendirmek ve kendi özsaygısı için olmazsa olmaz bir duygudur.
Ergenlik dönemindeki aşkta ilk amaç cinsellik değildir. En büyük amaç, diğerlerine “ben de varım” mesajı vermektir.
Ergenlerde ilk amaç cinsel ilişki olmadığı için, baş başa kalmak istemezler, bundan kaçınırlar, daha çok grup halinde olmaktan keyif alırlar.
Bir ergenin size aşk ilişkilerinden bahsetmemesi yine normal bir süreçtir, iyi bir ilişki kurulduğunda ergenlik dönemi sonlarına doğru paylaşımlar artacaktır.
Ergenin kendi hayatını size anlatmaması sizi öfkelendirebilir ancak onun üstünde baskı kurmak onu sizden daha çok uzaklaştıracaktır.
İleride ki ilişkilere bir yatırımdır. Bu dönemde yaşadığı aşk ilişkilerindeki kırılmalarla başetmeyi öğrenir.
Kontrolü direk değil, uzaktan sağlayarak, ergenin birey olma çabasını unutmadan yaklaşmanız onun ergenlik dönemini rahat geçirmesine, iyi bir yetişkin olmasına katkı sağlayacaktır.

Uzm. Psk.Gülşah Pınaroğlu