René Magritte’in bez parçaları ve Winnicott’un geçiş nesnesi
René Magritte’in eserlerinden bazılarında kumaş parçaları kullanımı sanat tarihçileri tarafından sıklıkla tartışılan bir imgedir. Buna dair birden fazla teori ortaya atılmıştır. Bu yazıda Rene Magritte’in “The lovers I -II – 1928- Aşıklar ” adlı eser serisine ve “The Central Story 1927 – Asıl Hikaye” adlı eserini psikanalitik açıdan değerlendiremeye çalışacağım. Buna geçmeden önce biraz René Magritte’in hayatına bakmak daha anlamlı olacaktır.
René Magritte 1898 yılında Belçika’da doğmuştur. Bir tekstil tüccarının 3 oğlundan en büyüğüdür. Magritte erken yaştan itibaren sanatla ilişkilidir. 12 yaşında Brüksel Sanat Okulu’nda çizim dersleri almaya başlamış ve bir yıl sonra resimlerini sergilemeye başlamıştır (Alfa, 2018). Annesi bir şapka tasarımcısıdır. René, 13 yaşındayken annesi bir nehre atlayarak intihar etmiştir. Annesinin geçmişte de intihar girişimleri olduğu ve babasının bu sebeple annesini odaya kilitlediği söylenir. René için oldukça travmatik olan bu deneyimler onun sanatını da şekillendirmiştir.
Bir sanat tarihi kitabında (Alfa, 2018) Magritte ile ilgi şöyle yazar, “İmgeleri görme şeklimizi sürekli sorgulayarak içinde yaşadığımız dünyanın gizemini akla getirmeyi- bilineni bilinmeyen yapmayı amaçlayan bireysel bir sanatçıdır.” Margitte’in böyle tanımlanması elbette tesadüf değil zaten gerçeküstücülerin (sürrealist) Freud’un psikanaliz kuramından sıkça faydalandığını da biliyoruz. Ancak Magritte gerçeküstücülerden çok daha başka bir anlamda kendini, sanatını ortaya koyuyor. O her şeyi bilinçli yaptığını söylüyor. Bilinçdışından köken alan sürrealist akımın tam tersi işleyişi gibi. Bilinçdışına kafa tutar gibi de. O bilinçdışının çok mu farkındaydı? Yoksa bilinçdışından çok mu korkuyordu? Bizi sanatını kullanarak bilinçdışı düşünmeye mi itiyordu? Belki de hepsi. Magritte, imgelerinin yanında kelimeleri de severdi. Tıpkı psikanalistler gibi. Dolayısıyla Magritte’i ve onun eserlerini psikanalizle düşünmek çok daha yerinde olacaktır.
Magritte’in eserlerinde; elma, pipo, yumurta ve melon şapka en çok kullandığı imgeler arasında yer alıyor (Alfa, 2018). Magritte bu imgeleri diğer sürrealistlerden farklı olarak bilinçdışının çağrışımına bırakmadan oldukça kontrollü, bilinçli bir şekilde kullanıyordu. Belki de bunu yapmasa o çağrışım zincirinde kalmak tek başına zor olacaktı. Magritte akılcılığını belki bir savunma olarak kullanıyordu. Çok okuyan, felsefeyle de yakından ilgilenen bir adamdı. Kullandığı imgelerinin hiçbiri boşuna değildi, bize her figüründe bir şey anlatmaya ya da belki zihnini entelektüel bir yerden kontrol etmeye çalışıyordu.
Annesinin intiharıyla ilgili şöyle söylediği iddia edilir. “Böyle bir olay yaşamış olmaktan gurur duyuyorum” (Trt 2). Tek bir cümleyle buna bir yorum yapmak ne kadar yerinde olacaktır bilmem ama belki bu cümle ve onun ilgi alanları, eserleri göz önüne alındığında biraz olsun onun hayata ve olgulara bakışı duygusal bir zeminden öte, kontrolü elden bırakmadan, acıyla baş etmesi, acıyı idealize etmesiyle mümkündü. Ne olursa olsun o bize eserlerinde çok şey anlatıyordu. Kendisine sanatçı denmesinden hoşlanmayan, resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak görülmeyi tercih eden bu adam bizi de zihnimizin derinliklerine itmeye epey hevesli görünüyor.
Magrrite’in eserlerinde kullandığı bez parçalarını resmettiği “The Lovers- Aşıklar” ve “The Central Story- Asıl Hikaye” eserlerine şimdi tekrar geri dönelim. Sanat tarihinde bununla ilgili bir kaç farklı görüş var. Bunlardan birisi; Fantoma adlı roman serisindeki anti-kahramandan esinlendiği yönünde. Bazıları ise; 13 yaşındayken annesinin intiharıyla oldukça travmatik olan bu deneyimi eserlerinde resmettiğini söylüyor. Magritte annesinin ölü bedenini evlerinin yakınında nehirden çıkarılırken görmek durumunda kalmıştır. Annesinin elbisesi tıpkı resimlerdeki gibi yüzünü örtmüştür. René Magritte’in annesini gördüğü son tablo, onun tablolarına oldukça etki etmiş görünüyor. Bu görüşü sanat tarihçilerin katkılarından sonra, anne ve kumaş parçaları nesneleri üzerinden Freud ve Winnicott’un psikanalitik kuramlarından faydalanarak bağlantı kurmaya çalışacağım.
Winnicott, “geçiş nesnesi” kavramını ortaya atmıştır. Geçiş nesnesi; bebeğin tam uykuya geçerken ya annesiz (memesiz) kaldığı dakikalarda ya da memeden kesildiğinde bu kesintinin yarattığı endişeyi bir miktar yatıştırmak için kullandığı herhangi bir kumaş parçası, battaniyenin kenarı gibi nesneleri kullanmaya zorunlu olarak ihtiyaç duyar. Bu annenin (memenin) yerine geçen niteliğindedir ve buna “geçiş nesnesi” denir. Geçiş nesnelerinin her bir bebek için anlamı farklıdır, yatıştırıcı, avutucu, tatmin edici, koruyucu. Neye, nasıl ihtiyaç duyduğu yaşanan olgularla ilişkilidir. Bebekte yerleşen bu davranış çocuklukta da görülebilir. Hatta geçiş nesnesi bir kesintiye uğradığında yetişkinlikte dahi görülebilir. Kesintiye uğramasa bile, aynı davranış görünmese de günlük yaşamımızda kaygı verici durumlarda bir geçiş nesnesine ihtiyaç duyabiliriz. Bu illaki bir bez parçası olması gerekmez; bir müzik, bir ses ya da sanat vb.. Magritte sanatında bu bez parçalarını kullanmasaydı da zaten sanat onun geçiş nesnesidir. Bebeklikte kullanılan bu “nesne yıllar içinde unutulmaktan çok sürgüne yollanır.” Yani geçiş nesnesinin bastırmaya maruz kalmadığını ifade eder Winnicott. Nesne unutulmaz, yas tutulmaz anlamı sadece başka bir anlamda tekrar gün yüzüne çıkar. İç ruhsal gerçeklikle dış dünya arasındaki ara bölgenin oluşması, bu geçiş nesnesinin varlığıyla mümkün olur. Sanatsal yaratıcılık, rüya görmek, oyun, fetişizm, yalan söyleme, uyuşturucu bağımlılığı, şefkat, takıntıya dönüşmüş ritüeller gibi konular bu ara bölgeyle ilişkilidir (Winnicott, Çev.T. Birkan,2014)
Rene Magritte’in “Aşıklar” serisi de psikanalitik açıdan bu “geçiş nesnesiyle” yorumlanabilir. Bebek, uykuya dalmak için ötekinden (anneden) uzaklaşıp küçük bir ayrılık zamanına gerek duyar, bu aynı zamanda bebeğin kayıp deneyimiyle yüzleştiği ilk tecrübelerdir. Anneyi (uyku süresince) kısa süreliğine kaybedecektir. “Ya anne geri dönmezse?” endişesi bebeği bu geçiş nesnesini kullanmaya iter. Magritte de her bebek gibi bunu deneyimlemiştir. Bilinçdışının yaşı ve kimliği yoktur. Akışkandır, oradan oraya savrulur. Ergenlik, bu akışkanlığın en yoğun olduğu yaşlar. Çocukluk ve yetişkinlik arasında zikzaklar çizen bir ara dönem. O henüz 13 yaşındayken annesinin intiharı onu belki de bebekliğine geri götürmüş (regresyon), bebekken korktuğu şey başına gelmiştir, annesini kaybetmiştir. Daha önce kaygısını yatıştıran bez parçası şimdi annesinin yüzünü örtmüştür. O halde Winnicott’un kuramına göre; bebekken bez parçasına ihtiyaç duyup annesizliğini yatıştırmaya çalışan bebek René, yetişkinliğinde de tıpkı o zamanlardaki gibi bez parçasına tutunmuş olamaz mı ? Bu sanat eserleriyle annesizliğine belki de tekrar çare araması şaşırtıcı olmaz herhâlde.
Peki neden “Aşıklar” üzerinden? Magritte’e sorabilsek; belki akılcı, entelektüel, felsefe de bilen biri olduğunu bildiğimiz bu yetenekli adam oldukça kontrollü bir cevap verecektir. Ancak yine bunu hakikati bilemediğimizde yaptığımız gibi psikanalizle kurgulayabiliriz. Evet bu sadece spekülatif bir yorum olacaktır. Gerçeği ancak Magritte bilir.
Anne, ilk aşk nesnemizdir. Gözümüzü dünyaya açtığımızda ilk karşımıza çıkan ona uzun süre bağımlı olarak yaşamak zorunda olduğumuz ilk kişi. Ve bu aşk bir süre sonra 3-6 yaş döneminde başka bir bağlamda daha da alevlenir. “Aşıklar” üzerinden resmettiği eseri annesine olan aşkın bir göstereni olamaz mı o halde?
Winnicott şöyle der; çocuğun düşleminde ölüm varsa, ergeninkinde öldürme vardır.” (Akt. Parman, 2011). Magritte’in annesini kaybettiği yaş, ergenliğin başları, cinselliğin alevlendiği ve tam da öldürme fantezilerinin yoğunlaştığı yaşlar. Magritte, kendisini belki bilinçdışı bir yerden annesinin ölümüyle ilişkilendirmiştir. Hatta düşleminde belki de bebekken kullandığı bez parçası neden olmuştur. Bu bez parçası imgesiyle ilgili babasını da suçluyor olamaz mı? Magritte’in annesini intihar girişimlerinden onu eve kilitleyerek engellemek durumunda kaldığını düşündüğümüz babasını belki bu davranışıyla onu kötü niyetli biri olarak düşlemiştir. Onun zihninde babası belki “anne ve çocuk arasındaki aşka engel olan ‘kumaş’ tüccarı bir babadır”. Zaten baba baştan beri bu aşkı istememiştir. Odipal kurama göre 3-6 yaşlarında erkek çocuk annesine bir aşk duyar. Çocuğun bilinçdışında baba da ; ‘anneyle-çocuk arasındaki aşkı engellemek isteyendir, aşkı fark ederse çocuğu öldürebilir. Çocuk bu aşktan vazgeçmek durumundadır.’ Magritte’in babası, belki René’nin çocuk ruhsallığında kendisini öldürmese de bu aşkı fark edip annesini öldürmüştür. Bu kumaş parçaları engellenmiş bilinçdışı arzuların da imgesidir. Gizli kalması gerekir, neticede anneye duyulan bu aşk örtük olmalıdır.
“Asıl Hikaye” adlı eserde ise, boğuculuğu, kasveti, ve yası görürüz. Bir bavul, bir tuba, ve kendini boğan, yüzü beyaz kumaşla örtülmüş bir kadın. Bavul gitmelerin, ayrılıkların, yasın en basit sembolüdür. Kendini nehre atarak ölüme giden beyaz kumaşla yüzü kapanmış bir anne… Tuba sembolünü Magritte başka eserlerinde de kullanmıştır. Tuba, orkestralarda ve bandolarda kullanılan en kalın sesli çalgıdır. Bu bana babaların da kalın sesleri olduğu çağrışımını yaptı. Ya da Magritte’in içindeki acıyı duyurmanın bir sembolü.
Magritte eserlerindeki annesiyle ilgili yapılan yorumları doğrulamamıştır. Asıl hikâyeyi her zaman René Magritte bilecektir. Biz sadece kendi düşlemlerimizle bir “oyun alanı” oluşturabiliriz. Ünlü ressam şöyle der: “İnsanlar birtakım nesneleri hiçbir simgesel anlam aramadan rahatlıkla kullanabiliyorlar, ama iş resimlere bakmaya geldiğinde aynı nesnelere nasıl bakacaklarını bilemiyorlar. Resmin karşısından ne düşünmeleri gerektiğini bilmedikleri için yaşadıkları bu ikircikli halden çıkabilmek, onları belirli anlamlar aramaya itiyor… Yaslanacakları bir şey olsun istiyorlar, rahatlamak istiyorlar. O boşluk duygusundan kurtulabilmek için tutunabilecekleri güvenli bir dal bulmaya çalışıyorlar” (Akt. Antmen, 2009).
Onun yapmak istediği sanırım bizi bir oyuna davet etmekti. O, eserlerinde gizem ve merak duygumuzu diri tutmaya çalışmıştır. Soralım, sorgulayalım istemiştir.
Ben de biraz bu oyuna eşlik etmek istedim.
…
Kaynakça
Antmen, A. (2009). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Bir resim bir hikaye, (2019).TRT 2, Tv programı
Foucault, M. (2019)Bu bir pipo değildir. (S.Hilav, Çev.).Yapı Kredi Yayınları.
Parman, T. (2011). Winnicott’un kuramında ergenlik. Psikanaliz yazıları, 23. İstanbul: Bağlam Yayınları
Ressamlar: Yaşamları ve Eserleri. (2018). İstanbul: Alfa Yayınları.
Winnicott, D.W. (2014). Oyun ve Gerçeklik.( T.Birkan, Çev.). Metis Yayınları.